NEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMIYORUZ?

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

NEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMIYORUZ?

Mesaj  Admin Bir Perş. Kas. 13, 2008 3:46 pm

NEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMIYORUZ? NASIL İNGİLİZCE KONUŞABİLİRİZ?


Yazan: Belgin Öğrek

"Neden İngilizce konuşurken zorlanıyorum? Sıkılıyorum? İçerde neler oluyor? Yıllarca İngilizce dersleri kurslar özel öğretmenlerden sonra hala iş İngilizce konuşmaya geldi mi konuşamıyorum." diye utanan sıkılan kendini yetersiz hisseden hatta suçlayan insan sayısı hiç de küçümsenemez. Bunun farklı nedenleri var kuşkusuz. Oldukça yaygın olduğuna inandığım bir neden ana dilde düşünmek ve bunu öğrenilen dile çevirerek konuşma stratejisi. Yani Türkçe düşünmek; ancak İngilizce konuşmaya çabalamak.

Bu bir alışkanlık mı? Neden böyle bir strateji izlenir? Bu kişiler yaptıklarının farkındalar mı? Bir kişinin Türkçe düşünüp ''İngilizce konuştuğunu nasıl anlarız? Bu kişilerin İngilizce düşünebilmek için ne yapmaları gerekir?

Ana dilde düşünme ve bunu konuşulmak istenen yabancı dile çevirme stratejisini kullanan kişiler konuşmalarına başladıklarında uzun karışık anlamsız söz dizinleri kullanırlar. Oldukça yavaş düşüne düşüne konuşurlar. Çoğunlukla sözcük ve cümle aralarında "aa..ıııııh..." gibi boşluk doldurucular kullanırlar Çünkü bir yandan konuşurken diğer yandan ne diyeceğini düşünür ve orada kullanacağı sözcük veya kalıbın İngilizce nasıl söyleneceğini bulmaya çalışırlar. Sürekli "İngilizce olarak bu nasıl söylenir? Şu sözcük ne demektir?" diye düşünmektedirler.

Bu durumda zihin çok işlem yapmaktadır. Bu nedenle hem düşünceye odaklanamaz hem de çeviri yaptığı diller -Türkçe''den İngilizce''ye- birbirinden yapısal anlamda çok farklı olduğu için gramer olarak yanlış hatta zaman zaman gülünç ifadeler ortaya çıkabilir. Çok bilinen klişe bir örnek vardır bununla ilgili. "Morning moming where are you going?” Bu kişiyle İngilizce iletişim kurabilmek oldukça sıkıcı olduğu gibi başarısızlıkla sonuçlanır.

Konuşan kişi kendini yeterince ifade edemediği için ana dilinde konuşmayı yeni sökmeye başladığı yıllardakine benzer bir ruh hali yaşar. İngilizce konuşulan ortamlarda yetersizlik duygusuna kapılabilir. Bu durum bir iç çelişki yaratır. Anadil deneyimleriyle donanmış nöronlar durmadan düşünce üretirken bunun dışa vurumu tam olarak gerçekleşemez.

Yani kendimizi dış dünyada tam olarak gerçekleştiremeyiz veya temsil edemeyiz. Bu kişilere "İngilizce düşünün."dediğiniz zaman bunu nasıl yapacaklarını bilemezler. "Nasıl yani ???." diye sormadan edemezler.
Niye İngilizce düşünmeli?


Çünkü düşünme ve konuşma aynı sistemin parçalandır. Bir bütünün parçaları arasında uyum olmazsa sistemde problem yaşanır. Yani düşünme dili ile konuşma dili aynı olmalıdır. Böylece konuşma hızlanacak ve anlam bütünlüğünü bozacak hatalar yapılmayacaktır.

Farkında Olmadan Öğrenme [unconscious learning]

Yapılan bir araştırmaya göre; “Öğrenmenin yüzde 20''si bilinçli bir şekilde okul kitap öğretmen yoluyla gerçekleşirken yüzde 80''i farkında olmadan yapılan bilinçdışı kayıtlar ile gerçekleşir.” Ana dilimizi de bu şekilde öğreniriz. Beynimiz biz farkında olmadan ana dilimizi konuştuğumuz ortamda milyonlarca işitsel ve görsel veriyi kaydeder. İnsan sesleri ve onlar ile ilintili renk koku duyguların hepsi birlikte biz farkında olmadan kaydedilmektedir. Beyin bu veriler üzerinde "aynı"" farklı" "...öyleyse…’ mantığını kullanarak duyduğu seslerden oluşan sistemi yani dilin şifresini çözer. Bir süre sonra öncelikle bize söylenenleri anlamaya sonra da konuşmaya başlarız.

Yeni bir dil öğrenmeye başladığımızda belleğimizde bu dil ile ilgili yeni bir klasör açılır. Bunu bir bölgede yer kaplayan alana benzetelim. Bölge belleğimiz olsun. Bu bölgede elbette ki anadil alanımız daha büyük yer kaplamaktadır. Sonradan öğrendiğimiz dilin kapladığı alan daha küçüktür. Düşünmek için düğmeye bastığımızı varsayarsak daha büyük olan alan daha baskın olur. Böylece düşünme anadilde gerçekleşir. Bir iletişim ortamında bize İngilizce olarak söyleneni anlarız. Ona cevap vermek için zihnimizde anadilde düşünürüz. Sonra bu düşündüğümüzü tekrar İngilizce’ye çevirmeye kalkarız.

NELER YAPILABİLİR?

Ana dilini konuşan insanlar ile sonradan öğrenilen dili konuşanlar arasındaki en önemli farklardan birisi şudur: Ana dilini konuşan insanın kendisini ifade edebilmekiçin çok seçeneği vardır. Yüzlerce farklı biçimde kalıp kullanabilir. Seçenek zenginliğine sahiptir. Sonradan öğrenilen dil kullanılırken ise öğrenilmiş kalıpların dışına çıkılamaz. Dolayısıyla seçenekler zengin değildir. Bu nedenle gerek sözel gerekse yazılı ifade becerisinde kişi sınırlı düzeyde kalır.

Tekrar "alan" metaforuna dönersek öğrenilmiş dilin bellekte kapladığı alanın sınırlarını ne kadar genişletirsek o dilde düşünmek o kadar mümkün olur.
Yani "farkında olmadan öğrenme" süreci zenginleştirilmelidir.

Bunun için neler yapılabilir?

Öğrenilen dilin konuşulduğu ülkede bulunun
Bir dili öğrenirken o dilin konuşulduğu ortamda olmak çok önemli. Öncelikle anadilimizi nasıl öğrendiğimizi hatırlayalım. Beynimiz biyolojik olarak dil öğrenmeye programlanmıştır. Doğal olarak verilen kalıplan algılama ve bunları ayrıştırarak depolama anlamlandırma yetisine sahiptir.

İşte bu nedenledir ki biz ana dilimizi öğrenirken hiçbir özel çaba sarf etmedik. "Bilinçli öğrenme" süreci olmadan hiçbir endişe ve kaygı duymaksızın dinledik tüm söylenenleri. Böylece anadilimizi edindik..

İkinci dilin bellekte kapladığı alanı genişletebilmenin yollarından birisi öğrenilen dilin konuşulduğu ülkeye gitmek orada bir süre yaşamaktır. Sokakta alışverişte otobüste her yerde İngilizce konuşulan bir ortamda bulunun. Ben İngilizce dilinin konuşulduğu bir ülkeye İngiltere''ye ilk gittiğimde ilk şaşkınlığımı havaalanında yaşamıştım. İki temizlik görevlisi kendi aralarında konuşuyorlardı.. Açıkçası bu durum beni şok etmişti. Bizim yıllar süren çalışmanın sonunda gelemediğimiz düzeyde bir İngilizce''yi büyük bir doğallıkla konuşuyorlardı ! Bu nedenle İngilizce öğrenmek isteyenlere önerim İngilizce konuşulan bir ülkede kısa veya uzun bir süre kalmaları olacaktır.

İngilizce TV film izleyin

Dinlerken mümkünse kulaklık kullanın. Böylece beyniniz işitsel dikkatiniz dağılmadan doğrudan kayıt yapabilir. Bu sırada filmi anlamayabilirsiniz. Hiç önemli değil. Unutmayın beyin doğal olarak dil kalıplarını bir süre sonra ayrıştırma benzetme becerisine sahiptir. Siz dinlemeye devam edin. Bir süre sonra hiç anlamadığınız uzun bloklar halindeki söz dizinleri kendiliğinden anlayabildiğiniz daha küçük parçalara ayrılacaktır. Film izlerken hoşlandığınız dil kalıplarını yazacağınız bir defteriniz olsun. Bunları not alın ve filmde duyduğunuz tonlamayla tekrarlayın. Bunları yeri geldikçe kullanmaya özen gösterin. Aynı filmi birden çok kez izleyin.

Filmin sesini kısın. Kişilerin ne söylediklerini hatırlamaya çalışın seslerini zihninizde canlandırın. Filmdeki kişilerin ne dediği kadar nasıl söylediği de çok önemlidir. Bu nedenle kişilerin beden dillerine mimiklerine tonlamalarına özellikle dudak hareketlerine dikkat edin. Yeni öğrendiğiniz dil kalıplarını onlar gibi konuşarak yüksek sesle prova edin tekrarlayın. Kendi kendinize konuşun. Mümkünse kendi sesinizi kaydedin.

Dinleyin. Filmdeki ile kıyaslayın. Mükemmelliği yakalayana kadar devam edin. Film ekranını görmeyecek şekilde oturun. Sadece sesleri dinleyin. Seslerden hangi sahne olduğunu zihninizde canlandırmaya çalışın. Çıkaramadığınız durumlarda ekrana bakabilirsiniz. Tüm bu alıştırmalar keyifle tek başına yapabileceğiniz alıştırmalardır.

İngilizce Şarkılar Öğrenin


Şarkı sözlerinin anlamlarını araştırın öğrenin. Şarkı sözlerini yazın. Ezberleyin. Birlikte söyleyin. Söylerken anlamını düşünün. Ne kadar çok şarkı öğrenirseniz dil alanınızın sınırlarını o kadar geliştirirsiniz. Özellikle sağ beyin işlevi olan ritim/müzik zekası ve ritim hafızası sol beyin işlevi olan sözel zeka ve hafıza ile birlikte tetiklendiğinde öğrenme çok uzun dönemli olarak gerçekleşir. Bu anlamda şarkılar ile dil becerinizi geliştirmek sizin için hem çok zevkli hem de beyin uyumlu bir tekniktir. Sonuç ise mükemmeldir.


İngilizce Konuşabileceğiniz Ve Duyabileceğiniz Ortamlarda Bulunun
Ülkemiz bu açıdan bir cennet. Özellikle Akdeniz ve Ege kıyılarımız bu açıdan bize çok zengin seçenekler sunuyor. Plajda gözlerimizi kapatıp güneşlenirken alfa duruma geçmiş beyin dalgalarımız dışarıdan gelen İngilizce konuşmaları hiç tereddüt etmeden beyne kaydeder.

Okuyun

İngilizce kitap dergi gazete broşür ne bulursanız okuyun. Yanınızda tıpkı film seyrederken olduğu gibi küçük bir cep defteriniz olsun. Beğendiğiniz ve kullanabilmeyi istediğiniz dil kalıplarını sözcükleri içinde bulunduğu cümle ile birlikte defterinize yazın ve tekrarlayın. Bir kalıp veya sözcüğün sizin olması demek onu uzun dönemli hafızaya atmış olmanız demektir. Bellek ile ilgili araştırmalar yeni bir bilginin uzun dönemli belleğe yerleşebilmesi için en az 7 kez tekrar edilmesini gerektiğini belirtir.


Sözlük Kullanmayı Öğrenin

Mutlaka İngilizce''den-İngilizce''ye sözlük kullanın. "Nasıl olacak?" dediğinizi duyar gibiyim. Çünkü bu benim çok sık karşılaştığım bir sorudur. Öncelikle seviyenize uygun bir sözlük alın. Evde bulunan herhangi bir sözlük işe yaramayabilir. Sözlük dil seviyenizin çok üzerinde olursa bir sözcüğün çok farklı anlamlan ile karşılaşabilirsiniz. Hatta açıklamasını anlamak için tekrar sözlüğe gerek duyarsınız. ''Bu nedenle pek çok kişi İngilizce karşılıklı sözlüğe bakmaktan nefret eder. Çünkü anlamaz. Oysa seviyeye uygun sözlük alınırsa bu durum oltadan kalkar.

Sözcüklerin yanında parantez içinde phonetic transcription (ses alfabesi) vardır. Bu bilgi genelde sôzlük1erin ön sayfasında açıklamalı olarak verilir. Bunu iyi kullanırsanız öğrendiğiniz yeni sözcüğün nasıl telaffuz edildiğine de vakıf olursunuz. İngilizce yazıldığı gibi okunan bir dil olmadığı gibi vurgulaması da ana dilimizden farklıdır. Yanlış vurgu sözcüğün anlamını değiştirebilir. Bir kelimenin anlamına bakarken vurgunun hangi hece üzerinde olduğuna dikkat edin. Örneğin çok temel sözcükler olduğu halde hala bazı sözcükler vurgu hatası yüzünden çok yanlış söylenmektedir. Bear-beer hatası oldukça yaygındır. Denemek için isterseniz bir sözlüğe bakın. Bakalım siz vurguyu doğru kullananlardan mısınız?

Kelimenin tekil çoğul hali yapım ve çekim ekleri hangi sözcük öbeğiyle kullanıldığı gibi çok değerli bilgileri de sözlükte bir bakışta görebilirsiniz. Sözcüğün İngilizce açıklamasıyla birlikte örnek cümle verilmesi öğrenen kişinin yazının başında vermiş olduğum bölge-alan metaforunda sözü edilen İngilizce alanını genişletecektir.

OLUMSUZ İNANÇ VE DİL KALIPLARI

Olumsuz inanç ve sınırlayıcı dil kalıpları da İngilizce konuşmanın önündeki bir diğer engeldir. Geçmişte yaşanmış olumsuz bir deneyim arkadaşların yapılan hataya gülmesi öğretmenin hata yapıldığı zaman kızması sabırsızlık göstermesi hatanın düzeltilme biçimi anne babanın "Bu kadar para verip özel okula gönderiyoruz hala konuşamıyorsun." şeklinde konuşması gibi farkında olmadan yapılan kimi hatalar bazı kişilerde yetersizlik duygusu ve kendine güvenin yitirilmesine yol açar.

Kağıt üzerinde İngilizce bilgisi yeterli olmasına rağmen konuşma güçlüğü çeken kişi sayısı çoktur. Bu durum bir tür sahne fobisine benzer. Bu kişiler İngilizce konuşmak için ağızlarını açtıkları zaman herkesin kendilerini dinlediği hatalarını bulacakları gülünç duruma düşecekleri korkusunu yaşarlar. Ağızları kurur zihinleri dağılır kalp atışları hızlanır ve İngilizce konuşmak çok sıkıntı veren bunaltıcı bir deneyim olur. Bu tür korkulan aşmak için hataya bakış açısını değiştirmek gerekir.

“Hata yapmak öğrenme sürecinin doğal sonucudur.” İlkesini kabul edersek hatalar bizi geliştirir. Bu durumda “Hatalar” rehber görevi üstlenir. Bizi yönlendirir. Hangi “alanda” hata yapılıyorsa “o” alan güçlendirilecek “öncelikli alandır”.

Bu arada beyin tesadüfi hatalar yapar. Bu çok doğaldır. Bunları bir süre sonra kendi kendine düzeltir. Doğru kayıtları aldıkça yanlışları ayıklar. Siz beyne doğru kayıtlar vermeye devam edin.

ASLA PES ETMEYİN

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5027
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Best Looking Girl in Town

Mesaj  Admin Bir Perş. Kas. 13, 2008 3:59 pm

Best Looking Girl in Town


Thyra Samter Winslow

From the time she was thirteen Rilla Mabry had been ashamed of her appearance. It was then that she started growing taller than the other girls. She was also awkward as well as tall and she was too thin.
By the time she was twenty she was ¤¤¤¤y convinced that her appearance was really something terrible . All of the other girls seemed little and cute and attractive. No matter what Rilla wore it seemed wrong. She was much too tall to wear tailored clothes. And thin dresses hung around her loosely.
All of the girls and boys in the group liked Rilla. She was a fine girl – if you could forget the way she looked. Even her hair was wrong-rather stringy- but she had a pleasant and attractive face.
In spite of her looks Rilla had a boy friend. He was Patrick Redding and his father kept a grocery store. Pat wasn’t any great price –but then you couldn’t expect Rilla with her looks to do any better. People feel that Rilla ought to be satisfied. Pat was a nice looking boy and he shouldn’t be considered unimportant.
Rilla didn’t consider Pat unimportant. She was grateful to him for being nice to her. She was as pleasant and as friendly as she could be. As a matter of fact she liked Patrick a lot. He was fun to be with. She would have been perfectly satisfied except for the fact that she was in love with Shane Tennant. All of which did her little good – for Shane was the price of the town. Shane’s father was a banker – and rich.

His mother was the social leader of the town. Shane was well much taller than Rilla- and handsome besides.
Pat went into the grocery business with her father. Shane went into the bank. That’s the way sons do in small towns unless they have definite ideals about law or one of the other professions. Rilla didn’t do anything. Her parents have just enough money so she didn’t have to work. She went to parties with Patrick- and admired for Shane from a distance. The towns people felt that she would marry with Pat that he’d take over his father’s grocery store and that they’d settle down.

That might have happened if it hadn’t been for Leslie Durant. Leslie Durant was - and still is-a well known magazine illustrator. And he came to Morrisville to visit an aunt. And he was taken an anywhere to all of the parties of course. He was the social lion of the season. He stayed in town only for few days – but that was long enough for a lot to happen.

He saw Rilla Mabry. Rilla was standing near the door and she was looking at Shane Tennant. She never knew her face how much showed what she was thinking about. No one else noticed- but Durant being knew understood the situation. He saw Rilla standing not quite straight because she didn’t feel quite as tall that way in a badly fitted dress and her hair not quite smooth- and he saw Shane perfectly dressed self confident good looking. And then Pat came to ask Rilla for the dance.

On the second day of his visit Durant made his remarkable statement. He told anyone who would listen
to him that Rilla Mabry was by far the best looking girl in town. One of the best looking girl he’d ever seen.
Rilla never had a compliment about her looks before. She had always been shy self conscious and often unhappy about her appearance. And now the first authority in beauty who had ever been in town claimed that she was the price.
When Durant himself told her what he thought of her she was filled with confusion. She managed finally to thank him. And later very shyly she went up to him.
“I do wish that you would tell me how can look better“ she said.
“That’s not really my particular kind of work “ he told her “ but may be if we get together …..”
They got together the next morning. Durant came to Rilla’s house. And with Rilla’s mother acting as helper they did things to Rilla and to Rilla’s clothes. Durant made her stand up straight . and he rearranged her hair. And he told her what was wrong with the clothes she wore.
That night there was a dance for Durant- his last evening in town. And as he had thought when he started things Rilla was for the first time in her life the center of attention. Toward the end of the evening Durant had the satisfaction of seeing Shane Tennant dancing very attentively with Rilla Shane Tenant whom Rilla had looked at with longing eyes – and who had paid any attention to her.

Durant went back to his home and his work in New York and forgot about the whole thing. Years passed. And then just the other day this happened:
Durant was lunching alone at a restaurant when an attractive tall woman past her first youth came up to him.
“ You don’t remember me ?” she said.
Durant didn’t remember her.
“ I am Rilla tenant – I was Rilla Mabry when you knew me. You came to my home town and – and rather made my life over. Remember now ?”
“Of course I do “ said Durant. “ I remember very well. It was my one attempt at changing the destiny of another person. “
“You did a wonderful job.“ said Rilla. There was a strange note in her voice which he didn’t understand.
“You married the boy you were in love with. I see. His name was Tannent wasn’t it ?”
“Why yes” said Rilla. “ But how did you remember the name ? And how did you know I was in love with him?”
“I am good at remembering names. And I saw you looking at him. Simplicity itself! And to think that I was the cause!
“Yes you were” said Rilla.“ It was very funny when you look back on it. There I was going with Patrick Redding and in love with Shane and terribly unhappy and awkward. And you came down and said I was a beauty- so automatically I became a beauty. And the boys all wanted to go out with me. And I married Shane.”
“Wonderful “ said Durant. And he smiled happily. “ How are you getting along now ? “
“That is the difficult part. “ said Rilla. “ You shouldn’t have asked. “
“Shane and I got married. And it didn’t get along very well though I was aw¤¤¤¤y happy in the beginning. The Tennant lost all of their money in a bank failure- and my family had its money in the Tennant bank by that time so our money went too. Then Shane fell in love with a chorus girl. I got a divorce of course. I’ve been teaching in a girls’ school for the past three years. “
“ That’s too bad!” said Durant. “ But maybe that was better than marrying that other boy whom you didn’t love.”
“ May be” said Rilla. “You can never tell. Love goes … Patrick Redding took his father’s grocery store and married the cutest girl in town. They have three children and are very happy. And oh yes he became quite ambitious and started a chain of grocery store. Now he is the richest and most important man in town”



Türkçesi

Kasabadaki En Güzel Kız



Thyra Samter Winslow

On üç yaşından beri Rilla Mabry görünüşünden utanıyordu. Bu yaştan sonra diğer kızlardan daha uzun olmaya başladı. Aynı zamanda beceriksiz çok ince ve oldukça uzundu.
Yirmi yaşına geldiğinde görünüşünün korkunç olduğuna tamamen ikna olmuştu. Diğer kızların hepsi kısa sevimli ve çekiciydi. Rilla ne giyse kötü görünüyordu. Çok uzun olduğundan hazır elbiseler tam anlamıyla üzerinde asılı şekilde duruyordu.
Gruptaki bütün kızlar ve erkekler Rilla’yı seviyordu. İyi bir kızdıeğer görünüşüne kulak asmazsanız. Çok ince olduğu için saçı bile kötü görünüyordu fakat çok hoş ve çekici bir yüzü vardı.
Görünüşüne rağmen Rilla’nın bir erkek arkadaşı vardı. O Patrick Redding’ti ve babasının bir bakkalı vardı. Pat fazla etmezdi fakat bakışlarıyla Rilla’dan da fazla birşey bekleyemezdiniz. İnsanlar Rilla’nın tatmin olması gerektiğini düşünürlerdi. Pat iyi görünüşlü bir çocuktu ve önemsiz olduğu düşünülmemeliydi.
Rilla Pat’in önemsiz olduğunu düşünmüyordu. Kendisine iyi davrandığı için o da ona karşı saygılıydı. Elinden geldiğince ona hoş ve arkadaşça davranıyordu. Aslında Pat’i çok seviyordu. Onunla birlikte olmak eğlenceliydi. Shane Tannent’a aşık olmasaydı çok memnun olabilirdi. Bunun faydası yoktu zira Shane kasabanın gözdesiydi. Shane’in babası bankacıydı ve zengindi.
Annesi kasabanın sosyal lideriydi. Buna ilaveten Shane Rilla’dan daha uzun ve üstelik yakışıklıydı da.
Pat babasıyla beraber bakkal işine girdi. Shane bankaya girdi. Eğer Hukuk veya diğer meslekler hakkında idealleri yoksa erkek çocukların kasabada baş vurduğu yol buydu. Rilla birşey yapmadı. Onun anne ve babasının yeterince parası vardı ve o çalışmak zorunda değildi. Patrick’le beraber partilere gitti ve Shane’e uzaktan hayranlık duydu. Kasaba halkı onun Pat ile evleneceğini babasının bakkalını devralacağını ve kasabaya yerleşeceklerini zannediyordu.
Eğer Leslie Durant olmasaydı bu beklentiler gerçekleşebilirdi. Leslie Durant geçmişte ve halen tanınmış birgazete ressamıydı. Halasını ziyaret için Morisville’ye geldi ve tabiki partilerin olduğu her yere ***ürüldü. Sezonun en sosyal insanıydı. Kasabada yalnızca bir kaç gün kalmasına rağmen bu süre birçok şeyin gerçekleşmesi için yeterliydi
Rilla Mabry’i gördü. Rilla kapının yanında duruyor ve Shane Tennant’a bakıyordu. Ne düşündüğünü yüzünün ne kadar gösterdiğini hiçbir zaman bilmiyordu. Daha önce hiçkimse bunu farketmemişti ama yeni olduğu için Durant durumu anlamıştı. Üzerinde kötü duran bir elbise ve düzgün olmayan saçlarıyla uzun görünmemek için eğik duran Rilla’yı gördü. Sonra Shane’igördü mükemmel giyinmiş kendine güvenir ve yakışıklı. Ve sonra Pat Rilla’ya dans teklif etmek için yanına geldi.

Ziyaretinin ikinci gününde Durant dikkat çekici sözlerini söyledi. Onu dinleyen herkese Rilla’nın kasabada
gördüğü en güzel kız olduğunu söyledi. Hayatında gördüğü en güzel kızlardan biri diye söyledi.
Rilla daha önce bakışları hakkında hiç iltifat almamıştı. Her zaman utangaç kendi halinde ve genellikle görünüşünden mutsuzdu. Ve şimdi güzellik konusunda ilk otorite olan ve kasabaya ilk defa gelen birisi onun kasabanın gözdesi olduğunu söylüyordu.
Durant onun hakkında ne düşündüğünü anlattığında kafası karıştı. Sonunda teşekkür etmeyi başarabildi. Ve daha sonra utangaç bir şekilde ona gitti.
“Bana nasıl daha güzel görünebileceğimi anlatabileceğinizi umuyorum” dedi.
“Bu gerçekten benim uzmanlık alanım değil” dedi ona “ Fakat belki beraber olabilirsek…”
Ertesi sabah buluştular.
Durant Rilla’ın evine geldi. Rilla’nın annesinin yardımı ile Rilla ve elbiseleri üzerinde düzeltmeler yaptılar. Durant ona dik durmasını gösterdi. Ve saçlarını tekrar düzenledi. Ve giydiği elbiselerde neyin hatalı olduğunu anlattı.
O gece Durrant için dans vardı.Kasabadaki son gecesiydi. Ve Durant düşündüklerini yapmaya başlarken Rilla hayatında ilk defa ilgi odağıydı. Gecenin sonlarına doğru Durant Rilla’nın özlemle baktığı ve ona dikkat bile etmeyen Shane Tannent’ın Rilla ile nazikçe dans edişini görmenin mutluluğunu yaşıyordu.
Durant Newyork’a evine ve işine geri döndü ve herşeyi unuttu. Yıllar geçti. Ve evvelsigün bu gerçekleşti:
Durant bir restoranda tek başına öğle yemeği yerken uzun boylu çekici ve orta yaşlı bir hanım ona doğru gelip durdu. “Beni hatırlamıyorsun değil mi?”dedi. Durant onu hatırlamamıştı.
“Ben rilla Tannent. Siz beni tanıdığınız zaman ben Rilla Mabry idim. Sen benim kasabama geldin ve hayatımı değiştirdin. Şimdi hatırladın mı? “
“Elbette hatırladım.” dedi Durant. “Çok iyi hatırlıyorum .Bu başka birinin hayatını değiştirmek için gösterdiğim bir çabaydı.”
“Çok iyi bir iş yaptın”dedi Rilla. Sesinde onun hiç anlamadığı bir ton vardı.
“Anladım aşık olduğun çocukla evlendin. Adı Tennant’tı değil mi? “
“ Evet “ dedi Rilla “Fakat onun adını nasıl hatırlıyorsunuz? Ve benim ona aşık olduğumu nasıl anladınız?
“İsimleri hatırlamakta çok iyiyimdir. Ve seni ona bakarken gördüm. Çok kolaydı. Benim sebep olduğumu niye düşündün?
“Evet sendin “ dedi Rilla. “ Tekrar ana dönüp baktığında çok komikti. Ben orada Pat Redding ile çıkıyordum ama Shane Tennant’a aşıktım ve çok mutsuzdum. Sonra sen geldin ve bana güzelsin dedin ve ben güzel oldum. Ve bütün erkekler benimle çıkmak istedi. Ve ben Shane ile evlendim.


“Çok güzel “dedi Durant ve mutlu şekilde gülümsedi. “Ya şimdi ne yapıyorsun?”
“Bu zor tarafı “ dedi Rilla. “Sormamalıydın.
“Shane ve ben evlendik fakat fazla uzun sürmedi ilk zamanlar çok mutluydum. Bir bankanın batması ile Tennantlar bütün paralarını kaybettiler. Ve benim ailemde o zamanlar parasını Tennant Bankası’nda saklıyordu ve bizim paramızda uçtu. Sonra Shane bir koro kızına aşık oldu. Boşandım elbette. Son üç yıldır kızlar okulunda öğretmenlik yapıyorum.
“Bu çok kötü” dedi Durant. “Fakat belkide bu sevmediğin diğer çocukla evlenmekten daha iyidir.”
“ Belki” dedi Rilla. “Hiç bir zaman anlatamassın. Aşk geçici… Patrick Redding babasının bakkalını aldı ve kasabanın en şirin kızıyla evlendi. Üç çocukları var ve çok mutlular. Çok hırslandı ve bir bakkallar zincirine sahip oldu. Şimdi kasabanın en zengin ve saygın adamı. ”

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5027
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Clockwork (Howard Breslin )

Mesaj  Admin Bir Perş. Kas. 13, 2008 4:03 pm

It was a small window with narrow pieces of paper pasted across it to prevent its breaking during the heavy air raids. In the small space at the center that remained a little man with eyeglasses was care¤¤¤¤y setting out his display of clocks and watches. He paid no attention to many Londoners hurrying by to begin another day.
When he finished placing his merchandise the little man came out of the shop and stared in the window. He had placed the clocks and watches with great care – the clocks in a row at the back and in front of them lying flat a semicircle of watches. All the clocks had their faces neatly divided in the middle by hands that pointed to six o’clock; all the watches thin or fat had their hands pointing straight at three o’clock.
“Yes” said the jeweler with a satisfied look. “Very nice.”
About an hour later a passenger got out of the bus at the corner. He was a tall man with a blonde mustache and he wore a heavy overcoat and black hat. He was slightly lame and carried a cane. He smiled when the policeman at the corner said “Good morning” to him. The lame man’s name was Gebhardt and the policeman’s superior officers would have been very glad to know that.
Gebhardt walked slowly leaning heavily on his cane. The meeting with the policeman never failed to amuse him. and he smiled to himself at the stupidity of the English. Gebhardt looked into the jewelry shop window.
There was no expression on his face as he looked from the clocks that said six to the watches that said three. He had passed the shop faith¤¤¤¤y every day for two weeks but had never gone in. Gebhardt set his wristwatch and pushed open the door.
A salesman was talking to the jeweler at the far end of the counter but they turned as the door shut. The jeweler walked toward Gebhardt and stared at him. “Yes?” asked the little man.
“My watch” said Gebhardt. “It seems to have stopped. An hour or so ago.” He took off his watch and laid it on the counter.
The watch’s hands indicated nine o’clock. “I see” said the jeweler “Stopped.”
Gebhardt looked toward the salesman but salesman was busy examining a catalogue. The jeweler picked up the watch.
Gebhardt said: “And you might change the strap. That one is about worn up.
He leaned against the counter and waited. Once he looked into the back room where the jeweler had taken his watch. He could see the old man bent over a desk examining his watch. Gebhardt lit a cigarette and waited.
It was less then five minutes when the little man came back. He held out the watch with its new strap and Gebhardt put it on. “You should be careful” said the jeweler. “That is a fine watch.”
“Yes I know” said Gebhardt casually. “And I’m sure it will work perfectly now.” He paid the jeweler and left the shop.
All the way back to his room Gebhardt was conscious of the strap on his wrist but he did not look at the watch even once. After all in his business you couldn’t be too careful.
Once inside the small room where he had lived since he first came to London Gebhardt put aside all appearance of lameness and moved about the room with quick sureness locking the door pulling down the curtains. Finally he lit the light over his desk and took of his wristwatch.
Working rapidly he removed the straps from both ends of the watch. Then with a knife he opened the end of the straps and finally from one hand took out of a small piece of very thin paper. He spread the paper out on his desk and with a glass began to study the message which was written in code.
The message was short and to the point. It read: “Trucks from King Charles Square will transport Regiment 55 tomorrow A.M. Act at once.”
“So” said Gebhardt softly. He burned the paper in the ashtray. For a moment he sat thinking. He previously knew that a large number of trucks in King Charles Square would be used to carry soldiers from London to the coast. And somewhere along the route trucks and soldiers would be blown to pieces with explosives.
Gebhardt drew his suitcase from under the bed and opened it on the desk. From its nest of cotton he picked up one of the bombs. It was wide and flat quite different in form from the usual old-fashioned type of bomb. Attached with wire to the bottom of an automobile engine the bomb was deadly when the motor heated.
He decided to take with him in a small package about fourteen of the bombs. That was about all he could take care of in two hours. He had detailed information on King Charles Square. By midnight all the soldiers and mechanics were gone; at two o’clock a policeman looked in to check up. Gebhardt was very much pleased with himself. Thanks to British’s inefficiency he would have the place to himself between twelve o’clock and two o’clock.
Thinking of the importance of time suddenly reminded him and he put a new strap on his watch and then put the watch on his wrist then he sat very still looking into space mentally checking every detail of the plan.
Gebhardt smiled. Of course! Outside the jeweler shop he had set his watch back sixty-four minutes for the signal to the jeweler. He smiled again as he now moved the minute hand of his watch exactly sixty-for minutes ahead. Never forgetting these small details made him a good secret agent and he knew it.
When the time came Gebhardt moved care¤¤¤¤y through the darkness of the blacked-out streets.
In the alley behind King Charles Square he stopped and looked at his watch. Twelve o’clock exactly. Gebhardt smiled. The whole thing was going like clockwork. He waited another ten minutes just to be on the safe side.
Gebhardt climbed a fence moved care¤¤¤¤y along a narrow space between two buildings and came out in King Charles Square. He stood a moment counting the black forms of the trucks.
Gebhardt moved over to the nearest truck. He set down his package took some wire and a wire cutter from a pocket. He slid under the truck and felt along the bottom of the engine. Lying flat on his back working in the dark he began to wire the bomb to the exact place he wanted it.
Somebody stepped on his ankle.
Pain shot up Gebhardt’s leg and he bit his lip not breathing. No he thought there can’t be anyone here. There is never anyone at this hour. I have checked it many times. But that weight kept pressing into his ankle.
“All right mister” said a voice. “Come out of there.”
The wire cutter fell down from his fingers. Hands grabbed at Gebhardt’s legs pulled. In a panic he kicked himself loose got up and run wildly.
A man shouted. Someone blew a whistle. A form jumped from nowhere and knocked him to the ground. Gebhardt drove his fist into a face twice pulled away free ran on. He ran into a wall turned the wrong way. A flashlight focused on him. He turned back but too late.
“There! Get him!”
Gebhardt drew his revolver. As he ran he heard them shout as they came closer to him.
There was the noise of rapid gunfire behind him and something struck him in the back. No thought Gebhardt the plan was perfect. There was a sharp pain. He said weakly: “No.” He was dead when the soldiers reached him. He lay with his one arm stretched out in front of him his wristwatch showing the hour

“Imagine the nerve of the guy!” said a young soldier. “He walked in here as though we didn’t even exist. That’s a nice watch he has on. But it broke when he fell.”
“It’s an hour fast” said a second soldier. “How did that happen?”
the little jeweler was even more surprised when he read the newspaper report the next day about Gebhardt. “I can’t understand it” he thought. “The man must have been careless. Nothing went wrong on my part. Why I even set his watch correctly before I gave it back to him.”



Türkçesi




Saatçi
Howard Breslin

Ağır hava bombardımanında kırılmasını engellemek maksadıyla dar kağıt parçaları yapıştırılmış küçükçe bir vitrindi. Vitrinin ortasında kalan küçük yerde duvar ve kol saatlerini dikkatlice yerleştiren ufak tefek gözlüklü bir adam görünüyordu. Yeni bir güne başlama telaşı içindeki pek çok Londralı’ya fazla dikkat ettiği söylenemezdi.
Ufak boylu adam saatleri yerleştirmeyi bitirdikten sonra dükkanın dışına çıktı ve pencereden içeriye doğru baktı. Kol ve duvar saatlerini gerçekten büyük bir özen göstererek sıralamıştı; arkada bir sıra duvar saati ve onların hemen önünde bir sıra boyunca yarım daire halinde dümdüz uzanan kol saatleri… Bütün duvar saatlerinin akrep ve yelkovanları düzgün bir şekilde saat altıyı; bütün ince ve daha kalın kol saatlerinin akrep ve yelkovanları saat üçü gösterecek şekilde ayarlanmıştı.
“Evet” dedi saatçi hoşuna gittiğini belli edecek bir bakışla “Çok güzel!”
Yaklaşık bir saat sonra köşede otobüsten bir yolcu indi. Sarı bıyıklı kalın bir palto ve siyah bir şapka giyen uzunca bir adamdı. Az da olsa topallıyordu ve bir bastonu vardı. Köşedeki polis kendisine “Günaydın” deyince hafifçe gülümsedi. Topal adamın adı Gebhardt idi ve polisin amirleri bunu öğrenmekten çok mutlu olacaklardı.
Gebhardt bastonuna yaslanarak yavaşça ilerledi. Polis ile karşılaşmak hiç bir zaman onu neşelendirmezdi. İngiliz’in aptallığına gülümsedi. Saatçi dükkanının vitrininden içeriye doğru baktı.
Bakışlarını saat altıyı gösteren duvar saatlerinden saat üçü gösteren kol saatlerine doğru kaydırırken yüzünde hiç bir ifade yoktu. İki haftadır her gün saat dükkanının önünden düzenli bir şekilde geçiyordu ama asla içeri girmemişti. Gebhardt saatini kurdu ve kapıdan içeri girdi.
Tezgahın en sonunda saatçi ile bir satış elemanı konuşmaktaydı. Kapının kapanma sesi ile birlikte o tarafa doğru döndüler. Saatçi Gebhardt’a doğru yürüdü ve yüzüne baktı. Ufak adam “Buyrun!” dedi.
Gebhardt “Saatim” dedi. “Bir saat ya da daha öncesinde durmuş gibi görünüyor.” Saatini çıkararak tezgahın üstüne koydu.
Gebhardt’ın saati dokuzu gösteriyordu. “Anlıyorum durmuş” dedi saatçi.
Gebhardt satış elemanına doğru baktı ama adam bir kataloğu incelemekle meşguldü. Saatçi saati aldı.
Gebhardt: “Kayışı da değiştirebilirsiniz. Bu artık iyice yıprandı” dedi.
Tezgaha yaslandı ve beklemeye başladı. Saatçinin saatini ***ürdüğü arka odaya doğru baktı. Yaşlı adam bir masanın üstüne doğru eğilmiş saatini incelerken görebiliyordu. Bir sigara yaktı ve beklemeye devam etti.
Ufak adam beş dakikadan daha kısa bir sürede geri döndü. Yeni kayışıyla birlikte onarılan saati geri verdi. Gebhardt saati koluna taktı. Saatçi:
“Dikkatli olmalısın. Bu gerçekten güzel bir saat” dedi.
Gebhardt rahatça: “Evet biliyorum. Eminim artık tıkır tıkır çalışacak” dedi. Saatçiye ücretini ödedi ve dükkandan ayrıldı.
Odasına gidinceye kadar kolundaki yeni kayışın farkında olmasına rağmen bir kere bile saatine bakmadı. Sonuçta onun mesleğinde gereğinden fazla dikkatli olamazdınız.
Londra’ya ilk geldiğinden bu yana kaldığı küçük odasına girer girmez topallamayı bıraktı. Kapıyı kilitleyerek emin ve çabuk adımlarla pencereye doğru yürüdü ve perdeleri kapattı. Çalışma masasındaki lambayı yaktı ve kol saatini çıkardı.
Süratli çalışarak saatin kayışını iki taraftan birden çıkardı. Sonra bir bıçakla kayışların dibini kesti. Kestiği yerlerin birinden küçük ve oldukça ince bir kağıt parçası çıktı. Kodlu bir dille yazılmış olan küçük kağıdı masanın üstüne yaydı ve mercekle mesajı okumaya başladı.
Mesaj kısa ve özlüydü: “Kamyonlar 55 nci Alayı Kral Charles Meydanı’ndan yarın öğleden önce nakledecektir. Hemen harekete geçin.”
Gebhardt “Öyleyse…” dedi hafiçe. Kağıdı kül tablasında yaktı. Bir süre öylece oturarak düşündü. Daha önceden bir çok kamyonun Londra’da Kral Charles Meydanı’ndan sahile asker taşıyacağını biliyordu. Yolları üzerinde bir yerde kamyonlar ve askerler patlayıcılarla havaya uçurulacaklardı.
Yatağın altından çantasını çıkardı ve masanın üstüne açtı. Çantanın pamuk yuvalarından birinden bir bomba aldı. Geniş ve pürüzsüz şekil olarak eski tiplerden tamamen farklıydı. Tel ile bir arabanın motorunun altına bağlanıyor ve motorun ısınması ile patlıyordu.
Bombalardan on dört tanesini küçük bir pakette yanına almaya karar verdi. Bu miktar iki saat içinde baş edebileceği en fazla bomba sayısıydı. Gece yarısına doğru bütün askerler ve tamirciler gitmiş saat ikide de bir polis kontrole gelmişti. İngilizlerin verdiği bu boşluğa şükrediyordu. Gece on iki ile iki arasındaki süre ona kalıyordu.
Zamanın önemini düşünürken birden saati aklına geldi. Saate yeni bir kayış takarak saati koluna taktı. Sonra sakince oturdu ve gökyüzünü seyrederken zihninde yaptığı planın son detaylarını kontrol ediyordu.
Elbette! Saat dükkanına girmeden önce saatçiye parola vermek için bir saat dört dakika geriye almıştı. Tekrar güldü ve saatin yelkovanını atmış dört dakika ileriye aldı. Bu tür küçük ayrıntıları asla unutmayışı onu iyi bir gizli ajan yapmıştı ve bunu gayet iyi biliyordu.
Gebhardt zamanı gelince dikkatli bir şekilde karartılmış sokakların loşluğunda ilerlemeye başladı.
Kral Charles Meydanı’nın arkasındaki dar sokakta durdu ve saatine baktı. Saat tam olarak gece on ikiyi gösteriyordu. Gülümsedi. Her şey saat gibi işliyordu. Tam olarak güvende olabilmek için on dakika daha bekledi.
Bir çitin üzerinden atladı. İki binanın arasındaki dar yoldan dikkatlice ilerleyerek Kral Charles Meydanı’na çıktı. Kamyonların siyah silüetlerini sayarak bir süre ayakta bekledi.
En yakın kamyona doğru ilerledi. Paketi yere koydu ve bir parça tel ve bir tel makası çıkardı. Kamyonun altına uzandı ve motorun alt tarafına dokundu. Sırt üstü düzgünce yatarak karanlıkta bombayı uygun şekilde tel ile irtibatlamak istediği yeri ayarlamaya çalıştı.
Birisi ayak bileğinin üzerine bastı.
Gebhardt ayağında büyük bir acı hissetti. Nefes bile almadan dudaklarını ısırarak bekledi. Hayır; hayır; burada hiç kimse olamaz diye düşündü. Bu saatlerde buralarda hiç kimsecikler olmazdı. Bir çok defa kontrol etmişti ama aynı ağırlık bileğinin üzerinde durmaya devam ediyordu.
“Pekala bayım” dedi bir ses; “Çık oradan dışarı.”
Tel makası elinden yere yuvarlandı. Ayaklarından tutan eller onu dışarı çekti. Panik halinde adamı tekmeleyip kurtuldu ayağa kalktı ve hızla koşmaya başladı.
Bir adam bağırdı. Başka birisi ıslık çaldı. Bir yerlerden bir şey atladı ve onu yere düşürecek şiddette vurdu. Gebhardt bir yüze bir iki yumruk salladı. Kurtulur kurtulmaz koşmaya devam etti. Karşısına bir duvar çıktı. Yanlış yolmuş. Bir fener üzerine odaklandı. Geriye döndü ama artık çok geçti.
“İşte orada. Yakalayın!”
Gebhardt tabancasını çıkardı. Koşarken bağıdıklarını ve çok yakınına geldiklerini farkediyordu.
Arkasında mermi sesleri vardı. Sırtından bir şey ona vurdu. “Olamaz” diye geçirdi içinden. Planı mükemmeldi. Keskin bir acı duyuyordu. Zayıf bir ses tonuyla “Hayır” dedi. Askerler geldiğinde çoktan ölmüştü. Bir kolu önde yerde uzanmış yatıyordu. Kolundaki saat zamanı gösteriyordu.
Genç bir asker: “Adamın cesaretini tahmin etsene. Bizim burada olmayacağımızı düşünerek içeri girdi herhalde. Kolundaki saat çok güzel ama düştüğü zaman kırılmış” dedi.
Başka bir asker:
“Bu saat bir saat kadar ileri. Bu nasıl olabilir ki?” dedi.
Küçük saatçi ertesi gün gazeteden Gebhardt ile ilgili haberleri okuduğu zaman çok şaşırdı:
“Anlayamıyorum” diye düşündü.
“Adam çok dikkatsiz davranmış olmalı. Ben hiç bir hata yapmadım. Evet evet; hatta geri vermeden önce saatini tam olarak ayarlamıştım bile…”

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5027
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Decision (Roy Hilligoss)

Mesaj  Admin Bir Perş. Kas. 13, 2008 4:10 pm

Even after a year Chad still called us Aunt Pat and Uncle Bill. But we thought our job had become that of mother and father – until that letter arrived from the 6th Artillery headquarters in North Africa in our mailbox in East Orange New Jersey.
Chad had come to us as an English refugee. He was supposed to stay until they had put “Mr. Hitler in the bag” as he expressed it and he could go back to his adored father Major Jollison of the Royal Artillery. In other words he had been sent to the United States like many other English children to live with an American family for the duration of the war after which time he planned to return home to London.
But Major Jollison had been killed while resisting a Nazi tank attack in the North African desert.
Chad had taken the news without the slightest show of emotion. Probably Pat and I alone realized the sharp pain that must have torn through his young heart when he learned that his father was dead. He was English and his people were fighting a desperate battle so he could not let his own individual tragedy show.
England meant much to him but when he had recovered a little from the shock he seemed resigned to living with us and becoming an American. He had had no one else but his father.
“I shall try very hard” he told us seriously in that thin rather sharp voice of his “to be as you would want your own boy to be. I shall get onto your American ways as quickly as I can and try to make you quite proud of me.”

He smiled. “I shall even admire your Revolutionary patriots.”
So we could not help loving him you see and hoping he really wanted to stay with us forever even after the war had ended.
He did brilliantly and an early problem – the way the other boys at school kidded him about his English accent and manners – had disappeared. Everyone in town knew how bravely his father had died and this gave Chad a certain romantic interest.
In fact everything had gone beauti¤¤¤¤y – till that letter came from a member of the 6th Artillery Captain Burroughs. The 6th Artillery had been Major Jollison’s military unit.
Pat held the letter out to me one evening the moment I came in the door. But she was too upset emotionally to wait until I read it.
“He was terribly fond of Chad’s father Bill” she said. “And he’d like to offer Chad a place to live – with his mother in her home just outside London.”
I looked up from letter. “He says he recognizes the danger.”
“But he’s like all Englishmen I suppose” Pat said. “Rain or shine bombs or no bombs they think that England is the only place in the world to live. And of course he thinks Chad will be company for his mother. She’s old and alone…. Oh Bill do you think he’ll go?”
I shook my head. “I don’t know. But I’ve been afraid he would some day.”
“But he has no relatives there. Surely he’d rather be with us….”
“It’s like you said – rain or shine. And he’s not really our boy Pat; we just hope he would be and he’s tried to pretend.”
She sighed. “I know I was only hoping not talking sense. Well…” she took my arm “ – let’s go up to his room and tell him.”
Chad was lying on his small stomach reading when we entered his room. He got quickly to his feet and shook my hand – he always did that when I got home evenings. “How’d the stock market go today Uncle Bill?” He was picking up our ways fast.
I handed him the letter.
I watched his blue eyes move quickly back and forth across the page and when they reached the bottom they stayed there. He was thinking rapidly. Suddenly I knew he’d made his decision because his face lost all expression: a habit of his.
“Are you going dear?” Pat asked softly.
He nodded. “I must Aunt Pat.”
“They’re raining bombs on London son” I said.
“I know” he said. “That’s why I’m going.”
“I don’t understand” I said.
“I mean…” for a moment he paused” – well when your country’s having its most difficult times that’s when it needs you most.”
That sounded a bit too grown-up too like something he had read somewhere. I looked suspiciously at him but his eyes met mine bravely. “All right son” I said. “I’m sorry but if you….”
“I’m sorry too” he said quickly. “Really Uncle Bill. But I must go.”
“I’d better finish getting dinner” Pat said in a queer voice and left us.
“And I have to wash” Chad said steadily.
I was left staring down at the letter from Captain Burroughs already missing these strange youngster as if he’d been all our own from the very start.
We didn’t talk much about his going. But we might as well have discussed it constantly; it certainly was with us every moment. From that first night on through the week following there were few signs of cheerfulness in our house.
But the evening I came home with final details about his trip to New York where a friend of mine would take charge and get him safely onto the boat…well that about finished it. Chad’s quiet unrevealing face didn’t change a bit but Pat looked at me as if I would struck her. I knew how she felt.
Late that night I woke up frightened sure I had heard Chad crying in the next room. But it was Pat.
“You are crying darling?”
“Of course” she said shakily. “Oh Bill it hurts to lose him.”
I held her close. “I know so well” I said. “He’s like our own boy.”
And then so quickly it was the day for Chad to leave us. I had stayed home to drive him to the station but Pat wasn’t going alone. She said she simply couldn’t take it.
The three of us were standing in the doorway just standing there with little to say. Chad was wearing the same clothes he had come to America in – he had wanted to wear them – the short coat the small cap the wool stockings that left his knees bear. But when we had first seen him on a dock in New York he had been looking about him defiantly with his chin out trying to hide his fears; now his face was serious his lower lip pulled slightly in.
“I’ve been happy here” he said.
He was interrupted by the mailman who handed a letter to Pat. She passed it on to me.
“Goodbye Chad” she said weakly. ”Always remember that we….”

“Wait” I broke in. ”This letter’s from Captain Burroughs.” But my enthusiasm was short – lived. “It’s just a little consolation” I said. “He says we won’t have to worry about Chad. Mrs. Burroughs is being removed to Australia and Chad is supposed to join her there. There won’t be any bombs anywhere.”
“That’s something” Pat said.
But Chad was suddenly all animation. “Then I don’t have to go!”
Pat dropped to her knees and stared at him. “You don’t have to go? Didn’t you want to go?”
“Why no” Chad said. “But she was a very old lady and all alone in the bombings. I thought I would be able to protect her. But now that she’s been sent to Australia….”
“Why on earth didn’t you tell us how you felt? I demanded.
He seemed a little embarrassed. “I was afraid “ he said “that it might seem forward of me to think I could protect Mrs. Burroughs. And I knew you wouldn’t want a son who was forward.”
Pat was half-laughing half-crying and hugging wildly. To cover my own feelings I said with an imitation English accent “then you’re quite happy now old boy?”
“Quite happy?”. He smiled up at me. “Uncle Bill I feel like a million bucks!”
Chad Jollison – American schoolboy our boy.

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5027
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Karar

Mesaj  Admin Bir Perş. Kas. 13, 2008 4:10 pm

Türkçesi



Karar
Roy Hilligoss

Aradan bir yıl geçmesine rağmen Chad bizi Pat teyze ve Bill amca diye çağırıyordu. Ama biz ona ana baba gibi davranma yönünde kendimizi sorumlu hissediyorduk. Taki Kuzey Afrika’daki 6ncı Topçu Alayı’ndan New Jersey’nin Doğu Orange kasabasında bulunan evimizin posta kutusuna gelen mektubu okuyana kadar.
Chad bizim yanımıza bir İngiliz mülteci olarak gelmişti. Onun sözüyle İngilizler’in Hitler’in işini bitireceği ve çok sevdiği babası Kraliyet Topçu Birliği’nden Binbaşı Jollison’un yanına geri döneceği zamana kadar kalmak üzere gelmişti. Başka bir deyişle diğer bir çok çocuk gibi o da Amerika’ya savaş sona erinceye kadar bir Amerikan ailesinin yanında kalması için gönderilmişti. Belli bir süre sonra da Londra’ya memleketine geri dönmeyi planlıyordu.
Ama Binbaşı Jollison Kuzey Afrika Çölü’nde bir Nazi Tank taarruzuna karşı koyarken ölmüştü.
Chad babasının ölümünü öğrendiği zaman yüzünde en küçük bir üzüntü emaresi belirmedi. Ancak Pat ve ben babasının ölüm haberini aldığı zaman gencecik kalbini yırtarcasına batan keskin bir acı saplandığını hissettik. Ama o bir İngiliz idi ve halkı ümitsiz bir savaşın göbeğinde mücadele veriyordu. Öyleyse kendi kişisel üzüntülerini göstermeye hakkı yoktu.
İngiltere ona çok şey ifade ediyordu ama şoktan kendini biraz kurtardıktan sonra kaderine boyun eğmiş görünerek bizimle yaşamaya ve bir Amerikan olmaya razı oldu. Babasından başka hiç kimsesi de yoktu zaten.
O ince ve nispeten keskin sesiyle gayet ciddi bir şekilde: “Bütün gücümle kendi oğlunuzun nasıl olmasını istiyorsanız öyle bir çocuk olmaya çalışacağım. Amerikan yaşayış tarzına gelenek ve göreneklerine yapabildiğim kadar çabuk ayak uydurarak benimle gurur duymanızı sağlayacağım” dedi ve
gülerek ekledi: “Hatta sizin bağımsızlık savaşı kahramanlarınıza da hayran olacağım.”
Böyle bir çocuğu sevmemek imkansızdı. Hatta onu o kadar çok seviyorduk ki savaş sona erdikten sonra da bizimle her zaman kalacağını umuyorduk.
Çok çabuk yaşam koşullarımıza ayak uydurdu ama kısa bir süre sonra karşılaştığımız bir problem – Okuldaki diğer çocukların onun İngiliz aksanıyla ve tarzıyla alay etmeleri – de ortadan kalktı. Şehirdeki herkes babasının ne kadar cesurca öldüğünü biliyordu. Bu da Chad’e bir sempati kazandırıyordu.
6ncı Topçu Alayı’ndan Yüzbaşı Burroughs tarafından gönderilen mektup bize ulaşana kadar her şey gayet güzel gidiyordu. 6 ncı Topçu Alayı Binbaşı Jollison’un askeri birliğiydi.
Pat bir akşam eve geldiğimde kapıdan girer girmez mektubu bana uzattı. O kadar üzgün ve duygu yüklüydü ki ben mektubu okuyuncaya kadar zor sabretti.
“Chad’in babasını çok severmiş Bill ve Chad’e Londra’nın biraz dışında kendi annesinin evinde yaşamayı öneriyor” dedi.
Mektuptan kafamı kaldırdım ve: “Tehlikenin farkında olduğunu söylüyor” dedim.
Pat heyecanla: “Ama o da bütün diğer İngilizler gibi. Yağmur veya güneş; bomba olsun veya olmasın; hepsi İngiltere’nin dünya üzerinde yaşanabilecek tek yer olduğunu düşünürler. Chad’in annesine can yoldaşlığı yapacağını söylüyor. O yaşlı ve yalnız bir kadın… Bill sence gerçekten de gider mi?”
Kafamı salladım: “Bilmiyorum. Ama uzun zamandır bir gün gitmesinden korkuyordum” dedim.
“Ama orada hiç akrabası yok. Şüphesiz bizimle kalmayı tercih eder” dedi Pat.
“Senin de dediğin gibi yağmur veya güneş. Zaten o bizim çocuğumuz da değil Pat. Biz sadece onun bizim oğlumuz olmasını istedik o da öyle yapmaya çalıştı hepsi bu” dedim.
Pat derin bir iç çekti: “Biliyorum sadece öyle olmasını umuyorum duygusal konuşmak amacında değilim. Yani…” elimi tuttu ve “Haydi odasına gidip ona söyleyelim” dedi.
Odaya girdiğimizde Chad uzanmış kitap okuyordu. Her akşam eve geldiğimde yaptığı gibi ayağa kalktı ve elimi sıktı. “Bugün borsa nasıl gitti?” dye sordu. Bizim yaşamımıza çabuk ayak uyduruyordu.
Mektubu ona uzattım. Mavi gözlerinin sayfanın sağına soluna süratle hareket edişini seyrettim. Sayfanın sonuna geldiğinde gözleri orada kaldı. Hızlı düşünüyordu. Birden kararını verdiğini anladım. Çünkü yüzündeki bütün o ifade silinmişti. Bu onun bir alışkanlığıydı.
“Gidiyor musun hayatım?” diye sordu Pat hafifçe.
Onaylarcasına kafa salladı: “Gitmeliyim Pat teyze” dedi.
“Londra’nın üstüne yağmur gibi bomba yağdırıyorlar evlat” dedim.
“Biliyorum zaten bu yüzden gidiyorum” dedi.
“Anlamıyorum” dedim.
“Söylemek istediğim…” bir süre durakladı ve “Yani ülkenizin en zor zamanlarını yaşadığı an size en fazla ihtiyaç duyduğu andır” dedi.
Bu sözler bir parça çok daha büyük insanların söylediği sözler gibi göründü. Sanki bir yerlerden okumuştu. Şüpheli bir şekilde ona baktım ama gözlerini cesurca benimkilere dikti. “Pekala evlat” dedim. “Üzgünüm ama eğer…”
“ Ben de üzgünüm” dedi hemen. “Gerçekten Bill Amca. Ama gitmek zorundayım.”
“Ben akşam yemeğini hazırlasam iyi olacak” dedi Pat garip bir ses tonuyla ve odadan ayrıldı.
“Ben de duş almalıyım” dedi Chad.
Ben Yüzbaşı Burroughs’dan gelen mektuba bakar halde kaldım. Şimdiden bu yabancı çocuğu sanki doğduğundan beri bizimleymiş gibi özlediğimi hissettim.
Gidişi hakkında fazla konuşmadık. Yine de sürekli bu konu hakkında tartıştık. Çünkü bu konu her an bizimle birlikteydi. Bu ilk geceden itibaren geçen bir hafta boyunca evimizde çok az bir mutluluk havası vardı.
O akşam eve onun New York’a gidişiyle ilgili son detaylarla geldim. New York’ta da bir arkadaşım ona göz kulak olup güvenle gemiye binmesini sağlayacaktı. İşte o anda evde kalan son mutluluk ışıkları da söndü.
Chad sakindi. Anlamsız yüz ifadesinde hiç değişiklik olmadı. Ama pat sanki onu fena halde hırpalamışım gibi bakıyordu bana. Neler hissettiğini biliyordum.
Gece geç saatte Chad’in olduğuna emin olduğum bir ağlama sesiyle irkildim. Ama ağlayan Pat idi.
“Ağlıyor musun hayatım?” diye sordum.
“Elbette” dedi titreyen sesiyle. “Onu kaybetmek çok acı veriyor.”
Onu kucakladım ve: “Çok iyi biliyorum” dedim. “ Sanki bizim öz oğlumuz gibi.”
Sonra kısa sürede Chad’in bizden ayrılacağı gün geldi çattı. Ben onu istasyona ***ürmek için evde kalmıştım ama Pat buna kolayca katlanamayacağı için gelmeyeceğini söyledi.
Üçümüz de kapının girişinde birbirimizle fazla konuşmadan ayakta duruyorduk. Chad Amerika’ya ilk geldiği zaman giydiği kıyafetlerini giymişti. Kendisi onları giymek istemişti; kısa bir palto küçük bir şapka dizlerine kadar gelen yün çoraplar… Onu New York’ta limanda ilk gördüğümüzde buraya geldiğine hiç memnun olmamış gibi bakıyordu. Çenesi dışardaydı ve korkularını gizlemeye çalışıyordu. Şimdi ise yüzünde ciddi bir ifade vardı. Alt dudağı biraz daha diğerine yakındı.
“Burada çok mutluydum” dedi.
Postacı daha fazla konuşmasına engel oldu. Pat’a bir mektup uzattı. Pat mektubu bana verdi. Chad’e dönerek:
“Güle güle Chad. Her zaman hatırla ki biz…”
“Dur!” diye araya girdim. “Bu mektup Yüzbaşı Burroughs’dan.” Ama heyecanım uzun sürmedi: “Yalnızca teselli etmek için yazmış. Chad için endişelenmemizi istiyor. Bayan Burroughs’un Avusturalya’ya gönderildiğini ve Chad’in de ona orada katılacağını orada da hiç bomba olmayacağını yazıyor” dedim.
“Bu da bir şey” dedi Pat.
Ama Chad birden büyük bir coşkuyla:
“O halde gitmeme gerek yok!” dedi.
Pat dizlerinin üzerine düştü ve ona bakakaldı:
“Gitmek zorunda değil misin? Gitmek istemiyor muydun?” diye sordu.
“Neden? Tabi ki hayır” dedi Chad. “Ama o çok yaşlı bir kadındı ve bombaların altında yalnızdı. Ben onu koruyabileceğimi düşünmüştüm. Ama madem ki şimdi o Avustralya’ya gönderildi…”
“Neden daha önce neler hissettiğini bize söylemedin?” diye çıkıştım.
Biraz utanmış görünerek: “Korktum” dedi. “Bayan Burroughs’u korumaya çalışmam bir küstahlık olarak görülür ve siz de küstah bir oğul istemezsiniz diye korktum.”
Pat yarı ağlar yarı güler bir halde çılgınca ona sarılıyordu. Ben de duygularımı gizlemeye çalışarak taklit İngiliz aksanıyla: “O halde şimdi gerçekten mutlusun ihtiyar çocuk” dedim.
“Çok mutlu” gülerek yüzüme baktı ve “Bill Amca kendimi bulutların üstünde hissediyorum” dedi.
Chad Jollison: Amerikalı öğrenci bizim oğlumuz…

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5027
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: NEDEN İNGİLİZCE KONUŞAMIYORUZ?

Mesaj  Sponsored content Bugün 6:43 am


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz