"Küresel ısınma yuva yıkıyor"

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

"Küresel ısınma yuva yıkıyor"

Mesaj  Admin Bir Ptsi Haz. 29, 2009 4:29 am

Haber şu:

"Küresel ısınma yuva yıkıyor"

"Pek çok ülkenin daimi oluşu sebebiyle incelemeye aldığı Türk aile yapısı, havalardan bile etkilenir hale geldi. Bursa'da kış mevsiminde 680, ilkbahar da ise 796 çift boşanmak için aile mahkemelerine müracaat etti. Sıcaklığın en yoğun hissedildiği Haziran, Temmuz, Ağustos aylarını içeren yaz mevsimi boyunca ise bin 68 kişi eşlerinden yollarını ayırmak için mahkemeye müracaat etti. Ocak ayındaki açılan boşanma davaları, Temmuzda ise yüzde 100 oranında arttı. Ocak ayında 208 kişinin dava açtığı mahkemelere Temmuz ayında 416 çift başvurdu. Aile mahkemelerinde bilirkişilik yapan Sosyal Hizmet Uzmanı Avukat Ahmet Köse, aşırı sıcakların yuvaları dağıttığını ifade ederek, "Sıcaklarla çiftler bencilleşebiliyor. Tahammül göstermiyor. Herkes parlıyor. Kan insanların beynine sıçrıyor. Anlık davranıyorlar ve bu adliye koridorlarına da yansıyor" dedi. Çiftlere tavsiyelerde bulunan Köse, "İmkanı olanlar sıcak havalarda yazlığa gitsinler. Deniz kenarı, dağ gibi serin bölgelerde dinlenip, mutlu olmaya çalışsınlar. Dar gelirliler ise akşamları yürüyüş yapsınlar" diye konuştu."






Evliliğimizi Sera Etkisi Yıktı Hâkim Bey


"Nasıl anlatsam size hâkim bey... Soğuk kış günlerinde kahverengi sac sobamızdan çıkan sarhoş eden sıcaklık, evliliğimizi de sarıp sarmalıyordu adeta. Hele o sobamızın üzerinde her akşam istisnasız koyduğumuz porselen demlikli çaydanlığın fokurdaması ve hemen başındaki yer yastığına kıvrılıp yatan minik kedimizin mırıldamasıyla odamıza yayılan muhteşem senfonya! Nasıl da mest ederdi ikimizi, kelime dağarcığım kifâyetsiz, anlatamam. 'Saadetin şarkısı bu olmalı' demiştim bir gün içimden, dün gibi hatırlarım. O günlerde yakıcı soğuk panjurlarımızı titretirken, karşılıklı şen kahkahalarımız, şampanya rengi duvarlara çarpan en âşinâ sesti. Dışarda ayaz bütün acımasızlığıyla hüküm sürerken, yuvamız her odasında huzurun eşyalar gibi maddîleştiği bir cennetâsâ bahçeydi. Masallardaki o pembe rengin tozunu bazen ciğerimde hissedip hafif hafif öksürdüğüm anlar da olmuştur, sizi temin ederim. Şimdi anlatırken bile, yüreğimi paslı bir çivinin ucu gibi yoklayan hasretle anıyorum o günleri hâkim bey..."

"Sadede gel evladım artık..."

"Evet 'saadet', ben de ondan bahsediyorum hâkim bey! İçindeki eşyaları, manolya desenli tuvalet fırçasından, ceviz kaplama portmantoya kadar eşimle beraber bir ibadet şevkiyle dizdiğimiz evimiz, aşk bulutları üzerinde yüzüyordu desem yeridir. Yuvamızı dışarıdaki dünyadan ayıran duvarlar, mekânı ve zamanı öylesine keskin bir şekilde biçiyordu ki 'hayat' denilen mefhum ikimizin de lugatinden neredeyse silinmişti. 120 metrekarelik sevda adamızın dışındakiler 'yok' hükmündeydi nazarımızda. Hatta sabahları işe gitmek için kapıdan adım atmak ne azap verici bir işti bana, tarif edemem. Mübalağa etmiyorum, apartmanın mermer zeminine değil, sanki soğumamış yerkabuğuna basıyordum efendim. İşyerine vardığımda sabırla akşamın gelmesini bekler, mesai saati biter bitmez de kızgın ekmek sacına basan kedi gibi sekerek meserret menbaı mâbedime, evime ve hayat arkadaşımın müşfik kucağına dönerdim..."

"Evlaaadım..."

"Bağışlayınız... Bitiriyorum. .. İşte böyle ahiret saadetine denk günlerimiz birbirini takip ediyordu. Rica ederim! Takip mi ediyordu? Gün, hafta, ay, mevsim var mıydı farkında bile değildik aslında... Evvela bahar geldi... Dallarına su yürüyen iki serâzâd yaban asması olmuştuk o dem. Tabiatın 'gel' çağrılarına dayanamayıp kolumuzda hasır piknik sepetimiz, şehrin kıyısındaki bereketli kuytulara bedenlerimizi attığımız az değildir o günlerde. Ah, el ele tutuşarak yüzümüzü bahar göğüne dönüp başıboş bulutlardan türlü hayaller devşirdiğimiz öğleden sonraları! Ne bileyim, şen çocuklarcasına bayırda koşturmalarımız bir sinemaya, tiyatroya, konsere filan gitmekten katbekat eğlenceliydi desem, bunları yaşamayan birinin idrak edemeyeceği bir hakikati söylemiş olurum yalnızca size. Kısacası hâkim bey, damarlarımıza neredeyse âb-ı hayat aşılayan vakitlerdi.. . 'Her güzel şeyin bir sonu vardır' harcı âlem lâfını bilirsiniz. Bu klişe cümleyi, boynu bükük, gönlü kırık maalesef tasdik ediyorum huzurunuzda efendim. Evet, ne yazık ki her güzel şeyin bir sonu var; fakat ben hazin âkıbetin bizim için bu kadar çabuk olabileceğini kestirememiştim. ..

Her şey iki ay evvel başladı. Yani bahar sonu filan olmalı. Mevsimin yaza döndüğü, sıcaklıkların biz insancıklara meydan okurcasına artmaya başladığı vakitler. Fonunda ıhlamur çiçeklerinin uçuştuğu bu hikâyede, anlayamadığım bir şekilde huzursuzluk baş gösterdi o günlerde. Bereket, azalan yağmurlarla birlikte sanki evliliğimizden de elini ayağını çekmişti. Beraberce renk renk çiçekler yetiştirdiğimiz gönül tarhımızdaki münbit toprağımız, kavurucu güneşin yaktığı tarlalar gibi çatlamaya başlamıştı yavaş yavaş. Bakışlarımız baygın, gülüşlerimiz kesikti. Şunu da söyleyeyim; artık geceleri bile emniyet ve ferahlık hissiyle birbirimize sarılarak uyukuya bile dalamıyorduk. Nasıl olabilirdi ki bu? Odamızda bir hain üçüncü kişi vardı: Hararet! Bu alçak tecavüzcü, yirmi dört saat kesintisiz mesai yapıyor ve anlık serinliği çok görüyordu bize. Açık pencerelerimizden, odalarımızın kapılarından, duvarlardan, tavandan müstekreh başını uzatıp yılan gibi ısırıyordu tenimizi; uyumak ne mümkün! Ve aynı rahatsızlıkla sabahları yarı uykulu başlarla güç bela yataktan kalkmak, berbat geçecek bir günün rutin başlangıcı olmuştu bu yüzden...

Keyifsizliğimiz önce küskünlüklere, sonra tartışmalara dönüştü. İlerleyen günlerde, vantilatörün yönünden, yanlışlıkla kapalı kalmış bir pencereye kadar önemsiz şeyler, saatler boyu süren zehirli bir kavganın fitilini ateşler olmuştu. Ne acıdır ki komşularımızın kulakları da şahittir feci kavgalarımıza. Birbirimize ettiğimiz olmadık lafları hatırlıyorum şimdi. Her biri kim bilir neler götürmüştü beraberce diktiğimiz saygı heykelinden. Evimiz sevgi adacığı değil, cehennem çukuruydu artık. Sıcaklıkların mevsim normallerinin üzerine çıkmasıyla beraber terimiz su olup akarken, kızgın bedenlerimizden bütün makyajımız da dökülüyordu günbegün. Evet, bence biz bu iki ayda ruhlarımızın en mahrem yerlerini çırılçıplak gördük ve yapamayacağımız anladık hâkim bey...

Uzattım, toparlıyorum efendim... Ve şimdi safça düşünüyorum da, ABD kör inadından vazgeçip zamanında Kyoto Protokolü'nü imzalasaydı, bu peri masalı kötü sonla biter miydi? Veya evimizin eşyalarının tükenmek bilmeyen borçlarından dolayı alamadığımız iyon teknolojili klimamız olsaydı bütün bunları yaşar mıydık? 'Biz, termodinamiğin ikinci kanununu evimizde işletebilseydik, şimdi siz, Medenî Kanun'un ilgili maddesini işletip boşanmamıza kara verecek olur muydunuz acaba?' gibi alegorik bir sual aklıma gelmiyor değil olanlara bakınca...Yazı k... Söyleyeceklerim bu kadar hâkim bey..."

"Yetişir... Yaz kızım; şiddetli kuraklık... Düzeltiyorum, şiddetli geçimsizlik ve evlilik birliğinin temelden sarsılması sebebiyle tarafların boşanmasına..."

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5032
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz