Kendisini Yenileyememiş Kafalar

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

Kendisini Yenileyememiş Kafalar

Mesaj  Admin Bir Perş. Ekim 15, 2009 1:27 am

Cumhuriyet Türkiye’sinde şeriat mahkemelerinin kaldırılarak hukuk ve ceza mahkemelerinin ikame edilmesiyle örtülü Engizisyonun kökünün kazınacağı yolunda yeşeren umutlar yıllar sonra umutsuzluğa dönüştü. Sivas ta 35 kişiyi diri diri yakan zihniyet Engizisyondan da, şeriat mahkemelerinden de daha acımasızdı. Esasen kendini Osmanlının mirasçısı sayan ve bir türlü kendisini yenileyememiş kafalar dün de, bugün de her zaman vardı. Yarın da olacaktır. Gün geçmiyor ki töre cinayetleri ile ekranların başında donup kalmayalım. Gün geçmiyor ki bu türden haber ve görüntüler gazete manşetlerine taşınmasın. Avrupa Engizisyon meselesini halledeli yüzyıllar oldu. Bizdeki kafalardaki Engizisyon canavarı ise bütün ihtişamıyla dur durak demeden her gün yeni kurbanlar peşinde…
Bu kısa ve zorunlu saptamadan sonra tekrar konumuza dönelim. Benim yukarıda portresini çizmeye çalıştığım ve çocukluk çağımda belleğimde yer edinen anıların çağrıştırdığı o günün Türkiye’sinin sosyolojik olgusu, bireye değer vermeyen böylesine çarpık bir kültür anlayışının izlerini taşıyordu. Aradan yarım asır geçti. Tabiatıyla o günden bugüne çok şey değişti. 30 milyonluk nüfusumuz yaklaşık iki buçuk katı artarak 70 milyonu aştı. Kentler büyüdü. Büyük kentlerin etrafında milyonluk metropoller oluştu. Yalınkat kerpiç ya da ahşap evlerin yerini blok apartmanlar aldı. Teknoloji harikası devasa iş makineleri devreye girdi. Ziraatta, tıpda, iletişim ve sanayi sektöründe akıl almaz yenilikler ortaya çıktı. “Her il e bir üniversite” sloganı ile başlatılan yüksek öğrenim seferberliği, sonunda üniversite sayısını 7 den 70’lere çıkardı. 70’li yılların başlarında büyük kentlerimiz ilk kez çevre kirliliği ile tanıştı. Demokrasi, insan hakları ve temel hak ve özgürlükler kavramları her yerde, her platformda popüler söylemler olarak terennüm edilir oldu. Otoyollar, asma köprüler, barajlar, iş merkezleri, metrolar, hızlı trenler, sayıları çift haneli rakamlara ulaşan televizyon kanalları ve daha neler neler…
Yine de değişmeyen bir şey vardı; kafalar… Görülmemiş bir inatla ve ısrarla yontulmaya bir türlü yanaşmayan, her türlü çağdaş fikre ve aydınlığa karşı bütün gücüyle direnen, Osmanlı’nın çarpık yaşam felsefesine ve skolastik düşünce yapısına sımsıkı sarılan kafalar görüyorum ki 50 yılda bir arpa boyu yol almamış...
Sandık ki, büyük büyük binalar, gökdelenler, yollar, köprüler, barajlar yaparsak kalkınırız! Sandık ki, her alanda ileri teknolojiyi ülkemize getirmekle, üretimi arttırmakla, ihracatta patlamalar yapmakla, üniversite sayısını üçe-beşe katlamakla, her köşe başına bir cami kondurmakla ve paramıza uluslararası para piyasasında itibar kazandırmakla biz de saygın ve itibarlı oluruz!
Bugün paramız itibarlı ama biz değiliz… Bırakın Avrupa'yı, bırakın Amerika'yı, Ortadaoğu ülkelerinin bile bize neden vize uyguladıklarının sırrına akıl erdirebilmiş değiliz. İhracat patlaması yaptığımız söyleniyor ama biz hala fakiriz. Eğer Devlet İstatistik Enstitüsünün rakamları doğruysa ve bu memlekette kişi başına düşen milli gelir 5 bin dolar seviyesini zorluyorsa neden hala iftar çadırlarına muhtacız? İftar çadırlarında bir tas çorba için itişip kakışarak sırada bekleşen insanların görüntülerini reklâm amaçlı olarak televizyon kanallarında dünyanın gözleri önüne seren iktidar, acaba bu sahnelerin Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk insanının imajına verdiği zararı bir kez olsun düşünmüş müdür? Ne yazık ki bugün bizleri, hayırseverlik maskesi altında insanları en can alıcı yerinden, yani midesinden vurarak bir tas çorba, ya da bir avuç kömür ile tavlayarak satın aldıkları iktidarın keyfini süren bir zihniyet yönetiyor.
Üniversite sayısını yaygınlaştırarak kat ve kat arttırdığımız doğrudur. Ama bu dahi bizi “aydın” yapmadı. Bilgi sahibi olmakla aydın olmayı birbirine karıştıran kafalar “okumuş” sayısını arttırmakla cehaletten kurtulacağımızı umdular. Bilmek, bilgi sahibi olmak elbette ki önemlidir. Ancak ondan da önemlisi düşünen, irdeleyen, soran, sorgulayan, muhakeme eden, fikir üreten üretken bir beyine sahip olmaktır. Ondan da önemlisi, sahip olduklarıyla yeni yeni sentezlere ulaşarak akıl ve mantık temelinde yeni anlayışlara kapı aralayarak yaratıcı bir güce ulaşmaktır. Tonlarca yağınız, ununuz, şekeriniz olsa, eğer helva yapma becerisine sahip değilseniz onca malzemeden tadımlık bir helva yapmanız dahi mümkün değildir. Bu bağlamda, bugünkü eğitim sistemimiz de en başta felsefe derslerini orta öğretimden kaldırarak düşünmenin, sorgulayarak mutlak doğrulara ulaşmanın yolunu tıkamıştır. Maalesef bugünkü üniversitelerimiz bu anlamda bilgi hamalı diplomalı cahil üretmekten başka bir işe yaramamaktadır.

HASAN HİLMİ TURAN

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz