MEŞHEDİ FIKRALARI

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

MEŞHEDİ FIKRALARI

Mesaj  Admin Bir Perş. Ekim 07, 2010 12:56 am

Ahmedinecad ve Meşhedi Cafer

Haluk Şahin - 16 Nisan 2006 Pazar, Radikal

İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad'ın yaptıklarını ve söylediklerini izliyor musunuz? Ben, üzülerek (İran halkı adına) ve gülerek (bizdeki hayranları adına) izliyorum.

Zaten, dünyayla biraz ilgili iseniz, izlememeniz mümkün değil. Batı basını gene İdi Amin gibi bir maden keşfetti, gariban İslam dünyasının hangi kalibrede insanlar tarafından yönetildiğini de göstermek üzere 36 kısım tekmili birden verecektir.

Maden kaynağı da epey bereketli hani: Ahmedinecad'ın, cep telefonlarının mesaj servislerinde dolaşan bir fıkra yüzünden telefon şirketinin genel müdürünü işten attığını ve çok sayıda insanı tutuklattırdığını okudunuz mu?

Meğer SMS fıkrada Ahmedinecad'ın pek sık yıkanmadığından söz ediliyormuş!

İranlılar esprili insanlardır. Boş dururlar mı! Hemen yeni bir fıkra uydurmuşlar.

İngilizlerin Guardian gazetesinde okuduğuma göre bu fıkra şöyleymiş:

Öbür dünyaya yeni giden birisi bakmış bir kenarda Ahmedinecad ünlü şarkıcı Jennifer Lopez'le dans ediyor. Sormuş:

"Tanrı'nın Ahmedinecad'a verdiği ceza mı bu?"

"Hayır" demişler, "Jennifer Lopez'e verdiği ceza!"

Kim bilir daha neler neler çıkacaktır. Mahmut Ahmedinecad da sıkıntı içideki halkların mizah duygusunun baskılarla ve cezalarla köreltilemeyeceğini öğrenecektir.

Ahmedinecad'ın uranyumu biraz arıttıktan sonra 'Artık biz de nükleer kulüp üyesiyiz, bizimle ona göre konuşun' türünden şişinmelerini okudukça aklıma Meşhedi Cafer'in palavraları geliyor.

Şimdiki kuşaklar Ercümend Ekrem Talu'nun 1920'li yıllarda yarattığı Meşhedi Cafer karakterini bilmezler; bir ara Nasreddin Hoca fıkraları kadar popülermiş, benim çocukluğumda hâlâ konuşulup anlatılırdı. Birinin bir şeyi abarttığı görülünce:

"Sen de Meşhedi Cafer'i geçtin vallahi!" türünden şeyler söylenirdi.

Meşhedi Cafer İstanbul'da dükkân açmış İranlı bir tüccardır. Bütün İranlılar gibi o da müthiş yurtseverdir, İran'ın her konuda en ilerde olduğuna emindir. Başkalarının başarı öykülerinin asla altında kalmaz.

Meşhedi Cafer bir ziyafettedir. Arkadaşı Kirkor'un mirasa konarak ansızın zengin olması kutlanmaktadır. Önce ortaya kocaman bir hindi gelir. Meşhedi sorar:

"Bana bak Kirkor efendi, bu kuş nedir?"

Sofradakilerden birisi şaşkın açıklar:

"Ne olacak, hindi!"

"Hani hindi? İran'ın serçeleri bile bundan büyüktür, kimi kandırıyorsun?"

Meşhedi, arkadan gelen iri levreği, Urmiye Gölü'ndeki hamsi yavrularına benzetir. Daha sonra gelen kuzuya ise "Hamden'in tavukları kadar bile değil" diyerek burun kıvırır.

İçerleyen Kirkor bir ara gözden kaybolur ve az sonra elinde kocaman bir istakozla gelir. Hayvanı diri diri Meşhedi'nin önüne fırlatır. Korkudan gözleri yuvalarından fırlayan Meşhedi sorar:

"Vay bu ne mene hayvandır. Hiç görmemiştim!"

Bu kez zafer Kirko'un olur:

"Zu köpoğlu! Ne var şaşıracak. Ömründe hiç bit görmedin mi?"



Ercüment Ekrem Talu’nun 1927’de eski yazı ile (arap harfleriyle) yazdığı Meşhedi Cafer’in Gezileri veya eski dildeki adıyla Meşhedi ile Devrialem kitabıyla Meşhedi tipi ün kazanmıştı.

Rahmetli Üstad Talu Meşhedi’nin maceralarını vefat ettiği 1956 yılına kadar yazdı. Çok sevilen Meşhedi’nin özelliği palavracı olmasıydı. O yıllarda İranlılara Acem denirdi ve yalancılıkları ileri sürülürdü. Meşhedi bir Acemdi.

İşte Talu’nun kaleminden “Meşhedi ve Keser” hikayesi:

Meşhedi Cafer yine İstanbul’a gelmiş. Bir kadim dostuyla Haliç’teki kahvehanelerden birinde nargileleri ateşlemişler ve sohbet ediyorlar. Cafer yine İran’ı ve onun zenginliklerinin sembolü olan Şah’ı methediyor, “Şehin Şah eyle bir seray yaptırmıştır kim, duvarları pembe mermerdendir. Kubbeleri altın kaplanmıştır. Kapı tokmakları billurdandır! Yerleri ipek Esfehan, Tebriz halıları ile bezenmiştir!”

Arkadaşı, bıyık altından gülümseme ile, “Eee başka!?” Meşhedi palavralarının büyüsüne kapılmış, dalga geçildiğinin farkında değil, “Sarayın tavanları eyle yüskek, eyle ziyade katı vardır ki, çatıda çalışan marangoz keserini düşürmüştür. O çekiç el an düşmekte.... hala yere ulşabilmemiştir!”

Bizimkinin sabrı taşar, “Meşhedi, bizim Sultan’ın Bahçıvancıbaşı’sı sarayın bahçesine bir bostan patlıcanı ekmiştir. Patlıcan ikinci gün sürmüş, bostandan dışarı büyümüş, Sarayburnu’ndan Üsküdar’a geçmiş! Üsküdar’dan Kartal’a, Pendik’e uzanmış! Pendik’i de geçmiş Eskişehir’e ulaşmış, oradan Ankara, Sıvas’ı aşıp Van’a varmış! Şimdi sınırı geçip Tebriz’e...” deyince Meşhedi, “Bre insaf! Badılcan handeyse Tehran’a ulaşacak!” diyecek olmuş.

İşte o zaman İstanbullu, “Bak Meşhedi” demiş, “Ya sen o meret keseri bir an evvel yere indirirsin ya da ben o bostan patlıcanının ucunu getirip senin Şehinşah’ının burnunun deliğinden içeri tıkarım!”

*****

Meşhedi nin Özelleştirme Maceraları (ALINTI)

Nasreddin Hoca mızın öğretici, eğitici ve ağırbaşlı nükteleri yanında halkın bir de abartılı, içinde ne ders alıcı, ne de önemli bir eğitim vasfı olmayan nüktedanlara ihtiyaç duyduğu bilinir.
Türk nükte geleneği, "Hacivat ile Karagöz" ile bu iki yönlü anlayışı bütünleştiren bir zarafeti taşır. Halk kültürünün inceliklerle dolu çok yönlülüğü, her dönem kendine böylesi yeni karakterler oluşturmaktan uzak kalmaz. İşte Meşhedi, bizlerin 1940 ve 50 li yıllarda tanıdığı, halkın abartılı, inandırıcı olmayan bir karakter olarak ortaya çıkardığı kimliktir. Meşhedi, Türk değildir. Osmanlı nın ince güldürü anlayışının, İran menşeli davranış biçimini istihza için bu İranlı kimliği seçtiğini düşünürüm. Gençlik yıllarımızda Meşhedi li fıkraları çok dinlemişizdir. Sonraki yıllarda belki de İran la süren dostluk politikaları veya giderek çoğalan "laz fıkraları" ile Meşhedi sessizce gündemden çıkıvermiştir. Yeni nesiller onu herhalde hiç duymamıştır. Biz de unutmuştuk. Son zamanlarda özelleştirme adına yapılan bazı tuhaflıklar olmasaydı ben de hatırlamayacaktım. Okuyucunun Ramazan ın canlandırdığı hatıralar zincirinde Meşhedi yi hatırlayışımı anlayışla karşılayacağını umarım. Efendim, bilinir Türkiye mizdeki özelleştirme macerası çok eski yıllara dayanır. Son günlerde nihayet biraz canlanmış görünmektedir. Mesela bir taraftan Karabük, Et Balık Kurumu vb. bazı KİT lerin doğru neticeler vermesini ve sermayenin tabana yayılması yönünde olmasını dilediğimiz özelleştirme çalışmaları dikkat çekerken, adeta gözden kaçırılan bir çeşit "özelleştirme gariplikleri (!)" de yaşanıyor. İşte bunlardan bir kaç örnek. Sümerbank bilinir Türk iktisadi hayatına ve kalkınmasına yıllarca çok yönlü kaynak sağlamış ve önemli hizmetler üretmiştir. Bir taraftan milli sanayinin temel yapısını oluşturmuş, ülke için yeni denilecek pek çok sanayi dalının kuruluşunda önderlik yapmış ve özellikle de insan kaynağımızın endüstriyel eğitiminde fevkalade büyük bir rol üstlenmiştir. Şimdilerde ismi, banka bünyeden koparıldığı için Sümer Holding dir ve özelleştirilecek kuruluşlar arasındadır. Doğrusu özelleştirilmesi de gerekir. Amma!.. Sümer Holding in "Yıldız Porselen ve Çini Sanayi" ile "Hereke Halı Fabrikası" adlarını taşıyan iki müessesesi vardı. Bunlar Sultan Hamid döneminden günümüze bir an anayi temsil etmekle kalmayıp, sahalarında hâlâ eğitici, öğretici ve kaliteyi muhafaza ettirici hüviyetleri ile ülke ekonomisine olduğu kadar, geleneksel san atlarımızın devamlılığına da önderlik etmekteydiler. Bu müesseseler verimli miydi? Kesin bir şey söyleyemiyorum ama piyasada kalitenin muhafazasında iyi bir yönlendirici ve kontrol hüviyeti taşıdıkları muhakkaktı. El san atlarına dayalı ürünleri klasik olma vasfına ulaşmıştı. Özelleştirme rüzgarı buralarda da esti. Olmalı mıydı? Tartışmalı. Zira bu iki müessese birer okul hüviyeti taşımaktaydılar. Bu iki kurum mutlaka Sümer Holding ten alınacaksa üniversitelerimize devredilebilirdi. Böylece "Türk El San atlarına" yeni ustalar kazandırma şansı sağlanmış olurdu. Olmadı. Bu iki kuruluş özelleştirildi? Nasıl mı? İşte bizim Meşhedi nin özelleştirme macerası burada başlıyor. Bu iki işletme TBMM bağlı "Milli Saraylar Müdürlüğü ne" bağlanıverdi. Adı özelleştirme. Alan TBMM, devreden Sümer Holding. Şaşmaz mısınız? Ayrıca Milli Saraylar Müdürlüğü bu işletmeleri nasıl ve kime hizmet için çalıştıracak dersiniz!.. Ben tahmin ediyorum, ya siz? Neyse. Dikkatlerden kaçırılan ve hızla gerçekleşen, Emlâk Bankası nın dahil olduğu bir başka özelleştirme oyunu daha var. Özelleşirken KİT leşen bir uygulama! Akıllar karışıyor. Bir özel yabancı banka, Bank Indosuez, geçtiğimiz günlerde Emlâk Bankası nın bünyesine katılıverdi. Meşhedi fıkralarına eşdeğerli bir başka özelleştirme anlayışı! Her dönemin iktidarlarına yaklaşmasını bilerek jet hızıyla belli makamlara ulaşanların, yüksek yerlerden aldıkları emirlerle uyguladıkları yeni bir özelleştirme modeli olsa gerek! Bir başka gariplik. Devlet limanları bir taraftan özelleştirme kapsamına alınırken, diğer taraftan sanayi kuruluşlarının "tahmil tahliye işlemleri" zorla bu limanlardan yaptırılmağa çalışılıyor. Bilinir, devlet limancılığı bürokrasi çarkının içinde ağır işler. Özel limanlar karşısındaki pahalılıkları ise % 75 lerdedir. Ve tabii mesai ile sınırlı çalışma yapılması da ayrı bir maceradır! Bunlar bilinir. Ama denizcilikten sorumlu SHP li Devlet Bakanı, yayınladığı genelgede devlet limanlarıyla çalışmayı mecbur kılmağa çalışır! Bir taraftan liberal ekonomi safsataları, öte yandan kılıfına uydurulmuş özelleştirme ve nihayet özel girişimciliği baltalama. Meşhedi, yaşamağa devam etseydi, kendine uygun bir ortam bulurdu, ne dersiniz?.






Meşhedi'nin En Ünlü Palavrası

Bizde öyle büyük karpuz yetişir ki içinde deve sürüleri gezinse yedi sene birbirine rastlamaz..




Meşhedi İran'ı Anlatıyor

"Merhaba menciliste neşe başı semadani
Çoktur nedense feleğin biz İranlılara ihsani,
Bahsedem uzun uzun bizim mülk'i İrani
Hiç kalacak yanında Avrupa'nın irfani,
Bizde eylem para bol, eylem kazanç olur ki
En fakirinin ardından kamyon taşır cüzdani,
Tahran'da nişan alır avcılarımız vurur
Tebriz ormanlarında hızlı kaçan ceylani,
Bizdeki kadınların hepsinin eli çabuk
Bir ayda kız doğurur kırk beş günde oğlani,
Eylem yahşi kız vardır Tahran'da Hamedan'da
Dorothy Lamour kimin en çelimsiz olani
Hazarda süratli gemileri görseniz
Harekete kalkanda geri kalır kaptani
Eylem cerrah vardır ki Tahran'da Hamedan'da
Çırpık kırpık etlerden çıkarırlar insani
Tahrandaki radyolar dinlemezler Paris'i
Merih'ten konser dinler dalgası az olani
İran'daki en cılız boksörden yumruk yiyen
Seçiz yıl gökte gezer sonra bulur İrani
Hazardaki balıkları görseniz
Balinadan büyüktür en bacaksız olani
Kısa kesek hazirunim kabartmasın ayrani
Bin sene methetmekle bitmez bizim İrani"

******

ALINTI

Kitapçılarda artık Meşhedi yok... Sahaflarda zar zor bir cildini bulabildim: 'Meşhedi ile Devrialem...' Meşhedi Cafer'in pek çok hikayesi vardı... Meşhedi kim mi?.. O bir nostaljik mizah kahramanı... Ercümend Ekrem Talu'nun 1920'lerde yaratmış olduğu sevimli palavracı İranlı Meşhedi Cafer... İran'ın Horasan ilinin merkezi Meşhed şehrinden ticaret yapmaya İstanbul'a gelir, gider... Meşhedi Cafer mübalağalı hikayeleriyle halkın sevgilisi haline gelmiş, bir ikinci Nasrettin Hoca olup çıkmış sanki o yıllarda... Meşhedi'yi aramamın ve anmamın bir nedeni var... Gündemin en önemli konusu haline gelmiş olan İran'la ilgili olarak İnternette gezinirken, bugünkü İran mizahına göz attım... Nelere gülüyorlar, bu zor günlerde mizahları ne haldedir acep, diye... Gördüm ki, Nasrettin Hoca'yı zaten Molla Nasrettin yapıp çoktan sahiplenmişler... O bir yana, hayretle gördüm ki, en azından kendi mollalarıyla gırgır geçmek yerine bizi seçmişler; fıkralarının baş kahramanı 'Türk' diye biri... Bilgisiz, kültürsüz, anlayışsız ve hatta geri zekalı biri

Bu 'Türk...' Kendisiyle dalga geçebilen, kıvrak ve benzersiz zekasıyla sıradan ve düz mantığı alabora edebilen mizah kahramanımız Temel'in anektodlarını alıp ırkçı, ayrımcı, düşmanca ve 'seksist' bir dille, oradan buradan kırparak, çok kötü fıkralara dönüştürmüşler... Karagöz'deki sevimli palavracı Acem'in; mübalağacı ve hoşsohbet Meşhedi Cafer'in yaratıcılarındaki mizah inceliğiyle karşılaştırdığımda çağdaş İran fıkralarındaki ilkel gülmece gayreti beni hayli üzdü... Ooof of... Bir yanda Zerdüşt'ün, dört dörtlük Ömer Hayyam'ın, hoşgörünün, gülün, bülbülün gülistanı İran... Öbür yanda harp, darp, zarp, çarp, zart, zurt 'Mollaistan...' Bin bir yıllık komşumuzun hallerine bir göz atmaya buyur ola bu kez de...



Meşhedi Hakkında Test

Mübalağa, yani abartma eylemi, sanatın ve mizahın kaynağı değil midir?.. Komedi ve fıkra sanatı mübalağa üzerine kurulu... Bunu hepimiz biliriz... Halbuki, aşağıdaki şiirin şairi 'mübalağa sanatı'nı üstat Ahmet Haşim'in 'Karanfil' şiirine kendi 'Karanfil'ini takarak tatbik ediyor... Kim bu şair, kestirebilir misiniz?..

'KARANFİL

Hakkınız var, güzel değildir ihtimal

Mübalağa sanatı kadar

Varşova'da ölmesi on bin kişinin

Ve benzememesi

Bir motörlü kıtanın bir karanfile,

'Yarin dudağından getirilmiş.'

a. Orhan Veli Kanık

b. Nazım Hikmet

c. Can Yücel

d. Edip Cansever

2 Onuncu yüzyılda yaşamış İranlı Firdevsi'nin yazmış olduğu 60 000 beyitlik muazzam manzum eser için doğunun İlyada'sı derler... İran'ın ulusal tarihini, savaşlarını, kahramanlıklarını çok mübağalı biçimde anlatan bu destanın adını kestirebilecek misiniz?..

a. Vasiyetname

b. Kabusname

c. Harname

d. Şehname

3 Osmanlılar İranlılar üzerinde her zaman üstünlük kurdu ama aralarındaki sınır pek değişmeden kaldı... İki taraf da bu sınır istikrarını 1639 yılında yapılan önemli bir anlaşmaya borçluydu... Adı nedir acep?..

a. Emirgan

b. Çaldıran

c. Dandanakan

d. Kasr-ı Şirin

4 1 Nisan 1979'da İslam cumhuriyetinin kurulmasından hemen sonra mollalar Irak'la savaşa giriştiler... Amerika'yı 'büyük şeytan' ilan ettiler... Atatürkçü ve laik Türkiye de 'orta büyüklükte şeytan' olarak nasibini aldı... Mollaların mübalağalı tavrı hep sürdü... Peki, İran ve Irak arasında sekiz yıl sürrmüş olan ve sonunda tarafların sıkıldık artık diyerek ateşkes masasına oturdukları mübalağalı savaşın adı nedir?...

a. Yedi Kocalı Hürmüz savaşı

b. Kınalı Kuzistan savaşı

c. Saddam ve Gonore savaşı

d. Körfez savaşı

5 Bu tarih bilgileri iyi de, komşumuzu somut olarak tanıyor muyuz?.. İran'ı gözümüzde canlandırmaya çalışalım... Coğrafi olarak önce... Tabii ki yaklaşık olarak... Hangisi doğru?..

a. Türkiye alan olarak Teksas eyaletinden biraz büyük...

b. İran Türkiye'nin iki katı...

c. İran Alaska eyaletinden biraz büyük...

d. Hepsi doğru...

6 Objektif olarak karşılaştıralım...Türkiye ve İran'ın komşu sayıları aynı... Nüfusları aynı... Bütçe gelirleri aynı... Gayri safi milli hasılaları aynı... Asker sayıları aynı... Tabii ki yaklaşık... Peki, farklı oldukları hususlar neler, kestirebilecek misiniz, alttakilerden hangisi doğru?..

a. Aman molla, kendini kolla... İran'da işsizlik bizdekinden kat kat fazla...

b. İran'da çocuk nüfusu bizdekinden fazla...

c. Bizde oy verme yaşı 18, onlarda 15...

d. Bizde partiden bol ne var?... Onlarda parti yok, menfaat grupları var...

e. Hepsi

7 Komşumuz İran'a objektif tutmaya devam edelim mi?.. Hangisi doğru acep?..

a. Onlarda petrol ve sair madenler gani, bizde nanay... Petrolün gözünü seveyim... Bizim dış borçlarımız İran'ınkinden fazla...

b. Bizde ülke çapında, bölgesel ve yerel televizyon toplam kanalı sayısı 259, onlarda 28...

c. Bizdeki telefon sayısı onlarınkinin beş katı...

d. İran alan olarak Türkiye'nin iki katı olmasına rağmen bizde demiryolu daha fazla, karayollarımız iki katından fazla... Onlarda hava alanı fazla...

e. Hepsi

8 İran'daki molla rejimine karşı gruplardan birinin İnternetteki iddiasına göre, İran'da kişi başına milli gelir bugün İslam devriminin öncesinin de altına düşmüş... 700 dolar... Mollalar İran'ın çoğalan ihtiyaçlarına çözüm üretememişler... Ülkeyi terkeden terkedene... Son 20 yılda İran'dan yurtdışına kaçmış olan entelektüeller dahil yetişmiş insan sayısı iddiaya göre neymiş?..

a. 1 milyon

b. 2, 4 milyon

c. 3 milyon

d. 3, 6 million

9 Silahlanmaya aynen şah zamanındaki gibi ağırlık verilmesi; nükleer güç için yapılan masraflar; devrim muhafızları, asker, milis, istihbarat ve benzer örgütlerin finansmanı; yayılmacı politika icabı devrim ihracına yönelik ağır propaganda masrafları ve terör örgütlerinin desteklenmesi için yapılan ödemeler, İnternetteki iddiaya göre İran bütçesinin yüzde kaçı kullanılıyormuş?.. Anlaşılan bugün İran bir zamanlar Rusya'nın kapılmış olduğu kısır döngü içinde debelenmekte...

a. Hemen tamamı

b. Yarıdan fazlası

c. Yarısı

d. Yüzde 40'ı

10 Rafsancani... Hatemi... Batılılar İran'daki katı rejimin şimdiki cumhurbaşkanı Hatemi tarafından yumuşatılacağını umuyor... Aynen bir zamanlar Rafsancani'den umulduğu gibi... Hatemi'den önceki cumhurbaşkanı Rafsancani ile ilgili dünyaca meşhur bir fıkra var...

İran'ın eski başbakanı, eski cumhurbaşkanı ve Rafsancani otomobilde giderlerken bir yol ayrımına gelirler... Şoför nereye diye sorar... Eski cumhurbaşkanı, sağa, der... Eski başbakan, sola, der... Şoför döner Rafsancani'ye ne yapayım diye sorar... Peki, Rafsancani ne der?..

a. Sola işaret ver, sağa kır.

b. Sağa işaret ver, sola kır...

c. Geri...

d. Hiçbiri

Yanıtlar: 1) a, 2) d, 3) d, 4) d, 5) d, 6) e, 7) e , d, 9) d, 10) a.





BEREKETLİ TOPRAKLAR


Belki bir aydan fazla oluyor: Sevgili dostum Meşhedi'yi ihmal ettim. Ne yapayım? Elim değmedi, yoksa onun pek saf, pek temiz bir kalbe makes(yansıyan)olan sevimli çehresini görmek, tatlı sohbetiyle gönlümün pasını gidermek, benim için hakiki bir ihtiyaçtı. Ve ben bundan hiç bir surette vareste kalmadım (bağımsız,kurtulmuş).
Onun için geçen hafta içinde bir gün, sair her türlü işimi gücümü bir yana bırakarak, ne olursa olsun diye evden çıktım, doğru dostumun dükkanına vardım. Meşhedi Cafer oturmuş, acemce Ferhat ile Şirin hikayesini okuyordu. Mütalaaya o kadar dalmıştı ki, benim gelip de dükkanının önünde dikildiğimin farkında bile olmamıştı, seslendim:
-Merhaba Meşhedi aga-yı can !
Birden sıçradı:
-Hay ocağın bata! Gorhmuşem, illa gırh gün içerisinde özüme bir halet olanda dutarım yahanı !
Gıyaba hitabeden bu takdir-i amiz sözlerden sonra beni görünce yumuşadı.
-Vay! Sensen Çekkirgefendi? tanımamışem özünü, meni affedersen. Gel bahalım böyle kin yahşi danışalım. Çok göresim geldi, bisyar (çok) özlemişem.
-Valla benim de seni çok göresim geldi Meşhedi ! Lakin işim o kadar başımdan aşkın ki...
-Huda kolaylık virsin! ne mene işdi?
-Sorma azizim!
-Yoh! Pürsiş(sormak) eylirem kin, derdine derman olam.

Meşhedi çok iyi kalplidir,dostlarına elinden geldiği kadar iyilik etmek ister. Onun için çok samimi olan bu sözlerine, aynı samimiyetle mukabele ettim.

-Ömrüne bereket dostum, bir derdim yok, ancak çok fazla meşgulüm.
-Ne kimi?
-Topkapı dışarısında, babadan kalma bir bostanımız var da, oraya öte beri ektiriyordum.
-Yazıh ! Emeğin heba olubdur.
-Neden?
-İstammul'un torpahı hiç ne yetiştirmez.
-Bir şey yetiştirmez olur mu Meşhedi? Bu kadar yüzbinlerce insanın yediği sebze nereden çıkıyor?
-Hepsi İran'dan gelübdür.
Güldüm:
-İran'dan buraya en yakın yol bir ay sürer. Hiç oradan buraya taze sebze gelir mi?
-Beli illehi özünün heç bir şeyden haberin yoh ! Teyyare ilan gelir.
-Olabilir! Lakin bizim bostan da eyi mahsuldardır.Bir kere iki büyük kuyusu var.
-İster seççizbin(sekizbin) tane kuyu olsun!

Meşhedi'nin bu inadına hafif tertip içerledim. Herçi bad-abad (her ne olursa olsun) mahçup etmek, susturmak istedim.

-Evet ama dedim, bizim bostandan senede dört defa mahsul alırız. Kış ortasında çalı fasulyesine varıncaya kadar, her türlü sebze yetişir.
Omuzlarını silkti, müstehziyane(alaylı) bir gülümsedi.
-Ne gülüyorsun? diye sordum. İnanmadın mı?
-Yoh, inanmışem, eyle gülirem kin, beyle torpahı gabiyanıma (ahmaklığıma) geçmiş sena edirsen (övüyorsun) bilesen kim bizim Hamedan da Hüseyin Daniş Mirza ilan müşterek bir çiftliğimiz vardı. Öyle yahşi torpahdı kim, menim hissemde bir ev yaptırtmışem taze ağaçtan.. İmdi her sene nevruzda kendiliğinden bir gat (kat) sürübdür aga !.




CANLI RESİM


."Dostum Meşhedi Cafer, nereden haberdar olmuş ise, benim hastalığımı duymuş ve geçen gün hatırımı sormak için, evime gelmişti. Kendisini meserretle(sevinçle) karşıladım:
-Ooooo.. safa geldin Meşhedi! ne alemdesin bakalım?
-Heç özüm, eyiyem. Sen nasılsan? İşitmişem ki hastasan, neyin vardı?
-Biraz soğuk aldım, nezle oldum. Şimdi hamdolsun geçti.
-Huda hafiz(Allah korusun)

Oturduğumuz odanın duvarlarında bir kaç resim levhası asılıydı. Meşhedi ayağa kalkarak, bunların yanına gidip, birer birer kemal-i dikkatle tetkike koyuldu; sonra bana döndü:
-Mene bah bular nedir?
-Resim!
-Görürem ki resimdir, illa ne resmi olduhlarını anlamahlıh istirem?
-Şu dedim, Venedik'te bir meydan.
-Hanısı Venedik?
-İtalya'daki Venedik.
-Belli! bu nedi?
-Bir çoban. Koyunlarını önüne katmış, yaylaya götürüyor.
Meşhedi zahir beğenmedi, dudaklarını bükerek, geldi yerine oturdu. Gayet tabii bir tavırla:
-Bu resimlerin nakkaşı üstad değildir.
-Neden hükmettin?
-Yoh! Ben bizim İran'da çoh gıyah nakkaşlar görmüşem.
-Acaip?.. İran'da iyi ressamlar var öyle mi? Halbuki ben bu iki levhayı, Paris'te sergiden almıştım.
-Ne paris? Hansı paris?.. Özün İran'da göresen kim, nakşilik zanaatı nasıl olubdur? İran nakkaşlarının öyle yahşi nakışları vardı, sanırsan kim, bayağı canlı kimin!

Bir müddet bu ifadesinin bende nasıl bir tesir bıraktığını anlamak içinmiş gibi yüzüme baktı... Sonra ilave etti:
-Eyle Tahran'da Ressam-ül memalik diyerler bir ressam vardı kim, garlı bir dağ resm edip özüme peşkeş etti. Özüm de getirüp evimin divarına astım. Karların manzarasını öyle canlı nakış eylemiş kim, o resimin olduğu yerde, bütün yaz soba yahmışız, Allah inandırsın!
-Amin !".








Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5027
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz