İNCİLİ ÇAVUŞ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

İNCİLİ ÇAVUŞ

Mesaj  Admin Bir Paz Ekim 10, 2010 3:33 am

İncili Çavuş (d. ? - ö. 1632), Kayseri'nin Tomarza ilçesi Travşın köyünde doğduğu söylenmektedir. 16. yüzyılın ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısında, I. Ahmet döneminde yaşamıştır. Türk mizah kültürünün önemli kişiliklerinden biridir. Hicri 1042’de (1632-33) vefat etmiştir.



[img][/img]





İncili Çavuş, Türk mizah kültürünün önemli simalarından birisidir. Kimliği hakkında bilinenler sınırlıdır. İncili Çavuş'a çeşitli bölgeler sahip çıkmaktadır ancak Kayseri'nin Tomarza ilçesi Travşın köyünde - sonradan aldığı adıyla İncili köyü - doğduğu söylentileri daha yaygındır. Esas adı Mustafa Çavuş’tur. 16. yüzyılı ikinci yarısı ile 17. yüzyılın ilk yarısında, I. Ahmet döneminde yaşamıştır. Hicri 1042’de (1632-33) vefat etmiş ve İstanbul/Edirnekapı mezarlığına defnedilmiştir.

Bir rivayete göre ise, İncili Çavuş'un asıl adının Firuz Ağa olduğu, Kanuni Sultan Süleyman'ın muhasibi olup, 918 Hicri tarihinde vefat ettiği ve Divan yolundaki banisi olduğu Firuzağa Camii bahçesinde medfun bulunduğundan bahsedilmektedir. 1500-1520 yıllarında Trafşin (yada Travşin) köyünde yaşayanlara Firuz Kethüda Cemaati denilmiş olması, aynı zamanda İncili köyü yakınlarındaki bir mıntıkanın Feriz Ağa Yatağı Mağaraları diye ad­landırılmış olması da bu bilgileri doğrulayıcı nitelikte görülmektedir.

İncili Çavuş’un iyi bir öğrenim gördüğü, Arapça ve Farsça bildiği, zeki, hazır cevap bir siyaset ve devlet adamı olduğu kaynaklarda belirtilmektedir. Tarihçi Naima tarafından aktarılan tarihi kayıtlarda İncili Çavuş’un 4. Murad devrinde İran’ a elçi olarak gönderildiği, Bağdat’ın işgali dolayısıyla gerginleşen Türk-İran ilişkilerini yumuşatmak amacıyla Şah I. Abbas ile müzakereci olarak karşı karşıya geldiğini ve müzakereler esnasında zekası ve açıkgözlülüğüyle şahı ikna ederek Osmanlılar lehine barış yapılmasını sağladığını kaydetmiştir.


Neden İncili?

İncili lakabı ile ilgili olarak çeşitli söylentiler bulunmaktadır. Bu söylentilerden bazıları şu şekildedir: Abdülbaki Gölpınarlı, Kayseri’de bulunduğu 1933-34 yılında eline İncili Çavuş tarafından şeyhülislama hitaben yazılmış bir Arapça, birde Türkçe olmak üzere iki risalesinin geçtiğini ve bu ciltlerin birinde bulunan iki küçük risalede Muhammed’in adının, İncil’de geçtiğinin bildirildiğini belirtmektedir. Buradan hareketle Gölpınar’lı yaptığı çıkarım ile İncili lakabının bu nedenle verilmiş olacağını yazmaktadır (Türk Ansiklopedisi). Diğer söylentiler şu şekildedir: Düzenlenen bir ok yarışmasındaki başarısı üzerine padişah tarafından kendisine çavuşluk rütbesinin verilerek kavuğuna bir inci takılmasından ya da bıyıklarına inci takarak eğitime çıkmasından kaynaklanmaktadır.


Fıkralarının Genel Özellikleri

İncili Çavuş fıkralarının mihverini genel olarak sarayda ve saray çevresinde bulunan çok renkli tiplerden oluşan insanlar, bu insanların toplum hayatındaki tutum ve davranışları meydana getirmektedir. Onu diğer musahiplerinden ayıran ve fıkralarıyla yaşamasını sağlayan en önemli husus bu fıkralarda sosyal ve insani değerlerin yer almasıdır. Böylece halk, İncili Çavuş’u saray ve çevresini eleştirmek ve gülünç hale getirmek için iyi bir temsilci olarak benimsemiş, bu çevre hakkındaki duygu ve düşüncelerini ifade etmede onu bir aracı haline getirmiştir. İncili Çavuş, padişahın yakını olarak, gördüğü her aksaklığı alaya almış hatta zaman zaman padişah bile onun güldürücü ve iğneleyici sözlerine hedef olmuştur. İncili Çavuş’un kalıcılığını sağlayan da halkın onu benimseme ve sahiplenme duygusudur.

İncili Çavuş'un bürokrat kimliği, fıkralarına belirleyici bir şekilde renk vererek onu diğer mizah karakterlerinden ayıran özelliğidir.

Genel olarak fıkralarda ayrıntı yerine bir-iki cümlelik çarpıcı nükteler bulunmasına karşılık İncili Çavuş fıkralarında bu özelliğin görülmemesi, bunların meddah geleneği doğrultusunda bir gelişme izleyerek günümüze ulaşmasında kaynaklanmış olmalıdır. Gerçekten de 19. yüzyıl meddahlarının en çok söyledikleri hikâyeler arasında İncili Çavuş fıkralarının yer aldığı bilinmektedir. Bundan dolayı bazı araştırmacılar İncili Çavuş’u meddah olarak kabul etmektedir.





İncili Çavuş Kültür ve Sanat Festivali

İncili Çavuş’un hatırasını yaşatmak amacıyla, Kayseri’nin Tomarza ilçesinin İncili Köyü’nde 1993 yılından beri her yıl hemşehrileri tarafından kültür sanat festivali düzenlenmektedir. Tomarzalılar, İncili Çavuş'a duydukları sevgi nedeniyle doğduğu köy olan Travşın'ın adını İncili olarak değiştirmişlerdir. Bu şenliğin bir amacı da İncili Çavuş’u tüm dünyaya tanıtmaktır.


Türk Sinemasında İncili Çavuş

İncili Çavuş, Türk sinemasında da konu olarak işlenmiştir. Yönetmenliğini Semih Evin'in yaptığı 1951 tarihli filmde İncili, müzikal bir komedi içerisinde, İsmail Hakkı Dümbüllü tarafından; 1968 yılında yönetmenliğini Nişan Hançer'in yaptığı filmdeyse Saadettin Erbil tarafından canlandırılmıştır.

Fıkralarından Bazı Örnekler

Mangal

İran'lıların en meşhur özelliklerinden biri övünmek, bir şeyi överken abartmaktır. O kadarki Acem mübağalası halkımızın dilinde büyük abartılar için kullanılan bir deyim olmuştur. İran elçiliği sırasında Şah Abbas'ta İncili Çavuş'a ve arkadaşlarına zenginliğini ve sarayın ihtişamını gösterip öğünmekle istemişti. Şah'ın kapağı çok kıymetli zümrütlerle incilerle süslü bir altın mangalı vardı. Kapağın üstündeki kulpuna da göz ve gönül kamaştıran bir büyük elmas oturtulmuştu. Mihmandarlar, Türk elçilik heyetine şahın sarayını gezdiriyorlardı. Misafirler bir odayı inceleyip bir başkasına geçerlerken hademeler bu mangalı başka bir odaya götürürler, böylece sarayın bütün odalarında böyle kıymetli mangallar bulunduğu hakkında ziyaretçilerde bir kanaat uyandırmaya çalışırlardı. Saray gezildikten sonra Şah, Türk heyetini kabul etti:

- Sarayımızı nasıl buldunuz, yoruldunuz mu? dedi.İncili bu suale:

- Pek güzel, sarayınız çok büyük ve muhteşemdir, gezmekle bitiremedik. Çok yorulduk ama mangalınızda bizimle berarber yoruldu! diye cevap vermiştir.

Ocağına Dikersin

Zulüm ve haksızlık yapmakla tanınmış vezirlerden biri evinin bahçesini tanzim ediyordu. İçlerinde İncili'nin de bulunduğu saray erkanına;

- Şuraya havuz yaptırayım, şuraya gül, şuraya erguvan diktireyim diye anlatıp danışıyordu. Derken bir incir ağacını göstererek

- Şu ağacı söktürüp atacağım! deyince, İncili Çavuş dayanamayıp dedi ki:

- Efendim bu incir ağacını bırakınız dursun, elbette bir gün birinin ocağına dikersiniz.

Adamına Göre

İncili Çavuş bir zamanlar Osmanlı elçisi olarak Fransa'ya da gönderilmiş. İncili'nin kara kuru kılığına bakarak küçümseyen Fransa kralı demiş ki:

- Bana senden başka gönderecek adam bulamamışlar mı?

İncili Çavuş şu cevabı vermiş:

- Osmanlılar, adama göre adam gönderirler. Beni de sana göndermelerinin sebebi bu olsa gerek! (Seratlı, 2004).

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

.

Mesaj  Admin Bir Paz Ekim 10, 2010 3:38 am

16. asrın sonu ile 17 . Asrın başlarında yaşadı. Saray'da meddahlık yaptığı için üne ulaştı. Kendisinin hazır cevaplılığı nükteleri ve hareketli kişiliği döneminde vazgeçilmez adam olmasına sebep oldu. Elçilik göreviyle İran'a gönderildiği de rivayet edilmektedir. İncili Çavuşla çeşitli bölgeler sahip çıkar. Kayseri'nin Travşın köyünde doğduğu rivayeti daha yaygındır.
Bunun için de Tomarza yakınındaki bu köyün adı İncili olarak değiştirilmiştir. Dönemin padişahından kendisine himmet istenmesi söylenince köyüne su İstediği ve bunun da yerine getirilerek Travşın köyüne büyük çaplı su kanallarının yapıldığı söylenir. Kavuğundaki inci süsü taşıdığı için bu adı aldığı rivayet edilir. Asıl adı ise Mustafa'dır. İstanbul Edirne Kapı Mezarlığı'nda yatmaktadır. Mezar taşında H. 1 040 (M. 1630) ölüm tarihi olarak yazılmıştır.

İncili Çavuş Türk siyasi ve kültür hayatında esprilerini üstün İnsan zekasının imkanlarıyla donatarak kendisini kabul ettirmiş bir büyük mizah ustasıdır. 0 sözde kara mizah yapmadan ama espriyi Türk İrfan hayatı içerisinde kendi yerine oturtarak vermesini bilen bir halk adamıdır. Saraydaki önemi de buradan ileri gelmektedir. Nasrettin Hoca nasıl kendi çağında toplumun hiciv duygularını temsil etmişse İncili Çavuş da bunu espriyle dile getirmiş ve kültürümüzdeki yerini almıştır. Bir kaç örnek verelim;

GÜZEL BİR CEVAP

İncili Çavuş birkaç sene hizmet-i padişahide bulunduktan sonra mezuniyet alarak memleketine gitmiş.
Orada o zamanlar müsellim namı verilen Kaymakam-ı Kaza'nın zalim mütekebbir muharib bir adam olup halkı türlü türlü işkence ve mezalim ile soymakta kasıp kavurmakta olduğunu görmüş.

Bir gün ziyaretine gelmiş olan mu’teberan ve eşraf-ı mahalliyeye : “Bu zalim müsellim için neden valiye şikayet edip tebdil ve tahvili zımnında çalışmıyorsunuz? " diye sormuş.
Onlar da: “Efendim faidesi yoktur. Çünkü müsellimimiz valinin pek ziyade sevdiği bir adamdır. Ne kadar şikayet etsek dinlemeyecek bu da benden şikayet ettiler diye zulmünü artıracaktır.” Cevabını vermişler.

İncili “Böyle sükut edip oturmak olmaz. Herhalde bir teşebbüs lazımdır. Bana kalır ise yarın bir kaçımız birleşerek Merkez-i Vilayete gidip Paşa'ya aaafiyyeti bilataraf anlatalım şikayet edelim olmaz ise İstanbul’a arz-ı şikayet ederiz.” Demekle eşraf-ı belde buna muvafakat etmişler ve ertesi günü İncili ile beraber dört beş zat Merkez-i Vilayete azimet eylemişler.

Müsellim bunların gittiklerini haber alınca aaafiyyeti derhal Vali'ye iş’ar ve ihbar eylemiş. Şikayetlerine ehemmiyet vermemesini arz etmiş.

İncili ve rüfekası Merkez-i Vilayete vasıl olduklarının ertesi günü doğruca Valinin ziyaretine gitmişler. Paşa’ya kendisini görmeye geldiklerini haber verdirmişler.

Vali misafirlerini huzuruna kabul edip hürmet ve iltifat göstermiş ve oturduklarını müteakip ilk söz olarak: “müselliminiz ne haldedir? İnşallah rahat ve afiyettedir. Kendisini pek severim çünkü müstakim muktedir faal adil bir zattır. Orada bulunduğu iki sene zarfında kazanıza büyük hizmetler ifa ettiğine eminim.” Demiş.

İncili ve rüfekası valinin bu sözlerine karşı:
“Efendim yanılıyorsunuz! Bu adam zalim gaddar cahil muharrip bir adamdır” demeye cesaret edememişler ve şaşırıp bakakalmışlar ise de İncili heyet namına derhal söze başlayarak: “Evet efendimiz müsellimimiz buyurduğunuz gibi hatta daha fazla bile muktedir ve müstakim bir zattır. Kendisinden bütün kasabamız halkı son dereceye kadar memnundurlar. İki seneden beri memleketimize cidden hizmette muvaffak oldular. Biz de bilhassa mumaileyhten dolayı zat-ı alilerinize teşekküre geldik. Ancak şu ciheti düşünüyoruz. Memalik-i Osmaniye yalnız bizim kazamızdan ibaret değildir. Her yer adalete islaha terakkiye hizmete muhtaçtır. Bu zatın iktidar ve müzayasından iki senedir kazamız müstefid oldu.
Şimdilik bu kadar istifade kifayet eder. Diğer kazalardaki ahali kardeşlerimiz olduğundan onların da istifade etmelerini cidden arzu ediyoruz. Binaenaleyh müsellim gayur ve müstakimimiz mi? Diğer bir kazaya nakil etmenizi rica ediyoruz.” Cevabını vermiş.

Bu cevaba karşı Paşa gülerek müsellimi diğer bir mahale nakil ve tahvil ile o kazanın başından bu belayı kaldırmıştır.


müsellim: Zamanın mülkiye kaymakamı nahiye müdürü
mütekebbir: Kibirli
muharib: Savaşçı
mu’teberan: İtibarlı şerefli
eşraf-ı mahalliyeye: Mahallenin eşrafına
azimet eylemek: gitmek
rüfeka: refakatçiler yanındakiler.
mumaileyhten: Adı geçen adamdan
Memalik-i Osmani: osmanlı memleketleri
müstefid oldu: İstifade etti
---------------------------

ELLİ DEĞNEK

Bir gün padişah-ı zaman musahibi(1) bulunan İncili Çavuş’a hitaben:
“Sen artık ihtiyar olmaya başladın. Vazifeni ifada(2) eskisi kadar faaliyet gösteremiyorsun. Bahusus sana bir emr-i hak vaki(3) olursa burada yerini tutacak diğer biri yoktur. Onun için sana bir müddet-i münasip(4) mezuniyet veriyorum.
Memleketin her tarafında dolaş senin yerini tutacak bir adam bul getir”
Demiş ve Çavuş da bu emre binaen seyahate çıkmış idi.

Anadolu’da bir çok şehir ve kasabalarda dolaştıktan sonra Adana vilayetinde bir köye varmış ve oradaki imamın hanesine misafir olmuş. İmamın gayet nekre-gu(5) hazır cevap tam padişahın istediği gibi bir adam olduğunu gördüğü cihetle onu “zihnen” beraber götürmeye karar vermiş ve fakat bir kere daha imtihan etmek fikrine düşerek demiş ki:
“imam efendi benim tabiatım gayet fenadır. Yattığım yatak ve yorganın hiçbir top sesi işitmemiş barut kokusu duymamış olmasını isterim. Sende böyle yatak var mıdır?”
İmam efendi derhal cevap vermiş:
“Sayenizde vardır efendim. Siz hiç merak buyurmayınız.”
Bir müddet sonra yatma zamanı gelince imam bir yatak getirip sermiş. Sonra uzun bir kamış getirerek yatağın yanına koymuş. Bu kamışın ne olacağını anlayamayan İncili sormuş:
“Hoca bu kamış ne olacak?”
Hoca:
“Efendim sizin gibi erbab tabiatta bir misafir geldiği zaman böyle bir yatak ister ise işte bu yatağı sererim. Evel zaman bu kamışı da yanına koyarım. Misafir yattığı zaman kamışın bir ucunu topun ağzına koyar diğer ucunu yorgandan dışarıya bırakır. Uyku halinde atacağı topun sesi de barut kokusu da o kamıştan çıkarak dışarıya çıkar; yatak ve yorgana dokunmaz.”
Ertesi gün İncili imamı karşısına alıp kendisinin gibi olduğunu padişah tarafından bir nedim(6) aramak üzerine memur edildiğini onu beraberce İstanbul’a götüreceğini söylemiş ve imamdan muvafakat cevabını aldıktan sonra:

“Fakat seninle bir mukavele yapacağım. İstanbul’a vasıl olup da huzur-u hümayuna çıktığın zaman tabi padişah sana ihsan(7) verecektir. Her ne alır isen nasıfı( sana nasıfı bana olacaktır. Bu şartı kabul ediyormusun?” demiş ve imam da kabul eylemiş.
İncili imam ile beraber İstanbul’a vasıl olup saray-ı hümayuna gelince doğruca huzura çıkıp kendi gibi birini bulup getirdiğini arz etmiş. İmamı huzura ithal eylemiş.
Padişah imamla görüşerek onun hakikaten değerli nedim olmaya layık ve şayeste(9) bulunduğunu görüp memnun olmuş. Ve imama hitaben:
“Benden ne istiyorsan iste bakayım” demekle hoca:
“Efendimizin sağlığını isterim” cevabını vermiş. Fakat padişah. “Hayır başka bir şey iste” demiş ve hoca da:
“Efendim ferman buyurunuz da bana elli değnek ursunlar bunu isterim”
Bu garip talepten düçar-ı hayret(10) olan padişah:
“Hoca bu nasıl şey? İsteyecek başka bir şey bulamadın mı? Para iste ihsan iste” demiş ise de hoca talebinde ısrar ile:
“Ben elli değnek isterim başka bir şey istemem madem ki istediğimi vereceksiniz ferman buyurunuz da bana elli değnek ursunlar” demiş.
Padişah bunda herhalde bir mana olduğunu hissederek hocaya elli değnek vurulmasını emretmiş. Ve emir mucibince imama değnekler vurulmaya başlamış. Değnek yirmibeş olunca yattığı yerden kalkıp elini kaldırarak dur! Diye bağırmış. Bu hali seyretmekte olan olan padişah sebebini sorunca hoca: “Efendim şerikim(11) var. Nasıf da ona icab eder.” Cevabını vermiş. Padişah hayretle: “Şerikin kimdir?”
“Efendim İncili Çavuş kulunuz. Bizim köyde iken İstanbul’a vasıl olduğumuz zaman padişah bana ne verir ise yarı yarıya paylaşmak üzere mukavele ettik. Şimdi elli değnek nasıfı benim nasıf-ı diğeri onundur.”
Orada hazır bulunan ve bu mukaveleyi istemiş olduğu cihetle imamın değnek talebinde bulunmasını hayretle temaşa eden İncili derhal savuşmak istemiş ise de padişahın işaretiyle kaçmasına meydan verilmemiş. 25 değnek de o yemiştir.


1: sohbet eden arkadaş
2: yerine getirme
3: ölürsen(kısaca)
4: uygun bir süre
5: gülünç şeyler anlatan komik
6: meclis arkadaşı
7: bağış
8: ikiye bölen
9: yaraşır uygun
10: hayrete kapılmış
11: ortak
---------------------------

MİNAREYİ KESERİM HA!

Divanenin biri her nasılsa tımarhaneden firar ederek doğruca Süleymaniye Camii şerifinin minaresine çıkmış. O esnada ezan okumakta olan müezzini belinden yakalayarak:
-Haydi hazır ol! Tevbe ve estağfir et seni buradan aşağıya atacağım. Paldır küldür nasıl yuvarlandığını göreceğim der.

Divanenin beline sarıldığını gören müezzin korkusundan tir tir titremeye başlamış ve kendisini kurtarmak için derhal hatırına divaneyi aldatmak hususu geldiğinden demiş ki:
-Peki efendim beni aşağıya atmayı arzu ediyorsanız atınız. Ben buna razıyım ancak henüz ezanı bitirmedim. Ezan kalır ise herkes bundan kuşkulanarak buraya gelir. Sizi görerek tutarlar.
-Öyle ise ne yapalım?
-Müsaade ediniz de ezanı okuyup bitireyim. Sonra ne isterseniz yaparsınız.
-Pek ala! Haydi çabuk ol.

Divanenin bu muvafakatı üzerine müezzin ezanı okumaya başlar.
-Allahu ekber Allahu ekber. Minarede deli var. Eşhedu en lailahe illallah can kurtaran yok mu?
-Bu ezan ne kadar uzun sürdü çabuk bitir işim var gideceğim.
-Peki efendim işte bitiyor. Eşhedu enne muhammeden resulullah yetişiniz deli var.
-Bitti mi?
-Şimdi bitiyor biraz sabredin.

Müezzin bu süratle ezanı okumaya ve istimdad (imdat) etmeye devam eder. O sırada çevreden duyanlar minarenin dibine yaklaşırlar. Yukarıda divane ile müezzinin bulunduğunu görürler. Kalabalıktan biri :
-Haydi minareye çıkalım. Diğer biri:
-Biz çıkıncaya kadar deli müezzini atar ise? Bir üçüncü:
-Hem de atar bizim yukarıya çıktığımıza şüphesiz kızar.
-O halde ne yapalım?
-Bunun çaresini bulup deliyi aşağıya indirelim.

O sırada oradan geçmekte olan İncili Çavuş gördüğü bu telaşlı kalabalığın yanına gelerek ne için toplanmış olduklarını sorar. Seyirciler durumu ayrıntılı hikaye ederler. İşi anlayınca der ki:
-Siz telaş etmeyiniz divaneyi ben şimdi aşağıya indiririm.
-Sakın minareye çıkayım deme sonra felaket olur. Biçare müezzini aşağıya atar.
-Merak etmeyiniz merak etmeyiniz minareye çıkacak değilim. Şimdi görürsünüz.
İncili derhal cebindeki ufak çakıyı çıkarıp açarak minarenin dibine gelmiş ve divaneye hitaben bağırmış:
- Hey oradaki adam bana bak!
Deli aşağıya bakarak:
- Ne istiyorsun be?
- Haydi aşağıya in bakayım!
- İnmeyeceğim işte!
- İnmeyecek misin? Sonra fena olur.
- Ne olacak ben senden korkmam ki...
- Ne mi olacak? Şimdi şu çakı ile minareyi dibinden kesip devireceğim...
- (telaşla) Rica ederim sakın yapma!
- Öyle ise çabuk aşağıya in.
- İşte geliyorum.
Divane müezzini bırakıp minareden koşarak aşağıya iner ve ahali tarafından tımarhaneye geri götürülür..


İNCİLİ İLE PADİŞAHIN YOLU YAYLADAN GEÇER

Padişah yine bir sefere gidecektir, İncili Çavuş yanındadır. Atları ile yol alırken, mevsim bahardır. Her taraf yemyeşil bir yayladan geçmektedirler. Padişahın iştahı kabarır ve içinden yiyecek bazı şeyler geçmektedir. İncili’yi denemek için “Bak İncili şu yaylayı gördün mü?” diye sorar. “Evet gördüm” der. “Şimdi burada neler lazım” deyince hazır cevap İncili, “Pişmiş top yumurta, pişmiş top patates ama taze soğan da olsa iyi olur hünkârım” der. Başka bir şey konuşmadan yola revan olurlar. Bir yıl sonra yine aynı yaylaya uğrarlar, Padişah İncili’yi deneyecek ya sorar “Ey İncili o dediklerin ne ile tatlı olur” deyince “Tuz ve toz biber ile pek tatlı olur sultanım, unuttu mu sandın, buradan gideli daha ne oldu bir sene anca doldu sanırım, aklımdadır” diye bir sene evvelki soruya cevap verir ve hazır cevap olduğunu bir daha gösterir.

*****

Bir gün İncili Çavuş zamanın padişahına kırılır. Ortalıktan kaybolur. Her yerde aranmasına rağmen, bir türlü bulunamaz. Padişahın kendisinin nükteli sözlerine ve sohbetine ihtiyacı vardır ama İncili ortalarda görünmez. Padişah adamlarına İncili’yi bulmalarını emreder. Ama ne mümkün incili bulunamaz. Çünkü İncili Çavuş dağda bir Yörük çadırına gitmiş yörüğe yayıkçı olarak çırak durmuştur.

Padişah İncili’yi kendi yöntemi ile bulmaya çalışır. Aklına bir formül gelir. Bir altın saban ile bir de altın boyunduruk (öküzleri tarlada çift sürerken birbirlerine yan yana durmasını sağlayan ve sabanı çekmeye yarayan ağaçtan bir alet) yaptırır, şehrin en işlek yerine koyar, başına da iki adam koyup “Altından yapılmış bu saban ve boyunduruğa halkın fiyat belirlemesini sağlayın. Kim buna fiyat belirlerse onu yakalayın. O ya incilidir ya da onun yerini bilen biridir” der.
Onlar orada dura dursun bizim İncili ormandaki yörük çadırında yayık yaymaya devam eder. Ve çarşıya yağ peynir satmaya gidip gelen yörük ağasına “Çarşıda ne var ne yok?” diye sorarmış?

Ağa o gün “Çarşının tam ortasına bir altın saban ile altın boyunduruk koymuşlar fiyat biçin diyorlar. Onun fiyatı mı biçilir değil mi ağam?” demiş. Bunu duyan İncili ertesi sabah çarşıya hazırlanan ağasına “Ağa bugün o çarşıdaki saban ile boyunduruk olan yere var, deki Nisan ayı yağar da Mayıs ayı öğünürse bu altın saban ile altın boyunduruğun kıymeti biçilmez. Ama Nisan ayı yağıp da (yağmurdan bahseder) Mayıs ayı öğünmezse padişah efendi bunları kırsın kırsın başına çalsın. Allah vermek istemezse alet altın olmuş ağaç olmuş neye yarar, deyiver” demiş.

Ağa da “Oğlum ben bunları nasıl diyeyim. Beni asarlar deyince, sen korkma onların fiyatı odur onlar memnun olurlar”, demiş. Zavallı Yörük, bacağında kocaman şalvarı başında külahı ayağında çarığıyla çarşıda o aletlerin yanına varır “Çekilin ben bunlara fiyat biçeceğim” der. Hemen çekilirler ve yörüğü dikkatle dinlemeye başlarlar. “Arkadaşlar” der Yörük, “Nisan yağar Mayıs övünürse bu altın saban ile altın boyunduruğun kıymeti biçilmez, Nisan yağıp Mayıs ayı öğünmezse padişah bunları alsın da kırıp başına çalsın. Deyiverince apar topar yakalanır ve padişahın huzuruna çıkarılır. Devletlûmuz sizin altın aletlere bu şahıs fiyat biçti çok da acılı konuştu. “İncili Çavuş bu mudur?” deyince Padişah, “Bu değildir ama bu İncili Çavuş’un nerede olduğunu bilir” der. Biraz korkutulup sıkıştırılan yörük efendi “Benim çadırda bir çırak var o ‘bunların pahası budur’ dedi, ben de söyledim” der. padişahın adamları hemen gidip çadırdan inciliyi alıp saraya getirirler huzura çıkarırlar. Padişah İnciliye “Ne oldu İncili saraydan neden kaçtın, çok mu sıkıldın? diye sorar. “Padişahım seni sevmekten bıktım onun için saraydan uzaklaştım” deyince Padişah “İncili sana ceza verecektim, sonra vazgeçtim. Sen biraz zalimsin ama bana da çok lazımsın, ancak seni bir şartla af edeceğim” der. “Nedir padişahım?” diye sorar İncili “Sen bir kabahat işleyeceksin ve akabinde özür dileyeceksin, özrün kabahatinden daha kötü olacak, seni belki o zaman affederim” der ve olay biter.



Saray bahçesinde biraz oturduktan sonra saraya çıkmak üzere hareket ederler. İncili elinde bir fener önde padişah, merdivenlerde yürürken tam merdivenin orta yerinde İncili elindeki kandili söndürür ve döner padişaha, onu iştahla öper. Bir de oh çeker. Padişah “Bre küstah sen ne yaptığını sanıyorsun” deyince “Af edersin devletlum seni Hanım Sultan zannettim” diye cevap verir ve Padişahın söylediği gibi özrü kabahatinden büyük ve kötü olur ancak affedilir.



PADİŞAHA AKIL VEREN İNCİLİ’NİN BAŞINA GELENLER



Yine bir gün padişahın boş günleri ve zamanları hep İncili ile geçmektedir. “Ey incili sana bir saray sırrı vereyim, ama ikimizin arasında kalacak, kimseler duymasın. Bu derdimi kimseye açamadım sana sır veriyorum, yengenle uzun süredir küsüz, yengen bana soğuk davranıyor” der. İncili de “O iş kolay padişahım” deyince Padişah “Nasıl?” diye sorar. “Padişahım yatak odasını ikiye böldür yenge bir bölümde sen de bir bölümde güzel bir cariye al, sen padişahsın ne korkarsın o zaman Hanım Sultan sana daha çok ihtimam ve ilgi gösterir ve sana küsmez” der. Padişah bu fikri beğenir hemen emir verir yatak odasını ikiye böldürür. Ve Hanım Sultan birinde yatarken öbür odaya bir cariye alır ve gülüşüp oynaşmalarla birkaç gece geçer: İki üç gün Hanım Sultan’ın yanına varmaz ve bu duruma fazla tahammül edemeyen Hanım Sultan hatadan döner. Padişah’tan özür diler ve barışırlar. Cariye yerine gönderilir amma Hanım Sultan’ın içini bir kurt kemirmektedir. Kocasına derki: “Devletlü Sultanım bu ayrı cariye alma fikrini size kim söyledi?” deyince Padişah “Ben kendim düşündüm, benim bu kadar aklım yok mu?” der. Hanım Sultan ise “Estağfurullah efendim tabi siz de bulursunuz da biz seninle bir aydır dargınız, kırgınız evvel neden aklınıza gelmedi diye tereddüt etim de. Bunu lütfen bir padişah gibi cevaplayın” der. Hanım’ın İncili’ye kızacağını düşünmeden “Canım bizim İncili ile konuşurken ona söylemiştim o da bu fikrini söyledi. Ben de uyguladım ne var bunda?!” diye ağzından kaçırır. Bu yenilgiyi hazmedemeyen Hanım Sultan, İncili’ye kızar ve ilk fırsatta İncili’nin bir hatasını arar ve bir ufak hatayı büyütür. Onun saraydan uzaklaştırılmasını ister. Padişah, Hanım’ı bu fikrinden vazgeçirmeye muvaffak olamaz ve İncili’yi yanına çağırır “İncili, biz Hanım Sultan ile barışınca ikimizin kurduğu planı sordu ben de ‘bir şey çıkmaz’ diye ağzımdan kaçırdım. Şimdi sana kancayı taktı her fırsatta senin saraydan gitmeni ister biraz uzaklaş bakalım Hanım’ın siniri yatışınca seni yine çağırır o da senden vazgeçemez” der. “Yalnız saraydan uzak kaldığında harcamak üzere dile benden ne dilersen” deyince İncili “Çok değil padişahım. Bir at, bir heybe gözü de altın isterim” der. Padişah da “İhtiyacın olur heybenin iki gözünü de altın doldurtayım” deyince İncili “Hayır efendim olmaz bir göz yeter” der ve istekleri yerine getirilen İncili Çavuş sarayın bahçesine gelir. Atı binek taşına yanaştırır, Hanım Sultan İncili’yi sarayın penceresinden seyretmektedir.

Heybeyi atın bir tarafından atar, öbür tarafına düşer, bir taraftan atar öbür tarafa düşer. Derken bu iş böyle öğleye kadar devam eder. Hanım Sultan bu duruma çok kızar ve yukardan İncili’ye seslenir: Bre salak adam heybenin öbür gözüne de biraz altın koy da heybe atın üstünde dengeli dursun. İncili’nin beklediği an gelmiştir ve hemen cevabı yapıştırır: Olmaz sultanım asla. Zaten ne çekiyorsam öbür gözün yüzünden çekiyorum bırak öbür göz boş dursun.



'Çok soğuktur ayrı gözdeki hanımın yüzü.
Dilim lal olsaydı da söylemese idim padişahıma o bir çift sözü'

diye Hanım Sultan’a sitem edince Hanım Sultan,”Gel gitme başımın belası sen bu saraya padişah kadar lazımsın” der ve İncili’yi affeder o da sarayda kalır.



DENGESİZ MİSAFİR

Bir gün bizim incili çavuşun memleketinden tanıdığı birisi İncili’ye misafir olur. Tabi İncili saraydadır. Olacak ya o gün de İncili’nin sarayda vezir vüzera ile sohbet toplantısı vardır. İncili misafiri şöyle bir süzer ve misafirin biraz geveze ve dengesiz olduğunu görür, toplantıya götürmek istemez. Tabi kendisi de gitmez ama toplantılar. İncili olmazsa tatsız olur. Hani kambersiz düğün mü olur derler ya işte bu da öyle. Hemen İncili’ye Padişah adam gönderir ve hemen toplantıya gelmesini söyler. Gelen adama “Benim bugün misafirim var. Beni mazur görsünler ben gelemeyeceğim” der. Adam gider hemen geri gelir, “Misafirini de alıp gelsin dediler efendim”der mecbur kalır gitmeye ama misafire de güvenemez.

Aman hısım bugün bir toplantı var oraya gideceğiz, sana bazı tembihlerim olacak bunlara iyi kulak ver orada hep büyük adamlar vardır. Beni ve kendini mahcup edecek bir hareket yapma,



Bir. Kalkacağın yere sakın oturma, yerini iyi seç.

İki. Üzerine söz düşmezse konuşma, söz arasında zırtaboz (lüzumsuzluk) olma, sana gelecek mahcubiyet bana gelmiş olur.

Üç. Sakın ha istemeden de bir şey verme, aman ha ortamı fazla germe.


der ve kalkıp ayanlar toplantısına giderler. Orada bulunanlar misafire de güleryüz gösterirler. İncili’nin hatırına ama misafir bunu hak bayram sanır gider ta başköşeye oturur: Vezir geldi kalk bakalım, bir geri hoca geldi kalk bakalım, iki geri ağa geldi kalk bakalım, üç geri derken adam kapı ağzını bulmuştur. İncili gerilerde bir yere oturur hiç yerinden kalkmaz. Misafir ilk tembihe uymamış, sanki İncili’yi hiç duymamış. Bizim İncili daha birinci hatayı telafi edeyim diye düşünürken, adam hemen ikinci şoku yaşatır “Arkadaşlar beni hiç sormuyorsunuz ben misafirim, İncili Mustafa Çavuş’un köylüsüyüm, bir de eşeğim var. Biz bununla köyde çok iyi arkadaştık bu ne gidiydi bir bilseniz orada da böyleydi heç bir meclisten geri galmazdı” diye devam edecekmiş ki, orada bulunan ulemadan biri hemen sözünü keser ve sus be densiz adam sorulursa cevap ver, lüzumsuz konuşma diye azarlar. Bu arada toplantı bitmiş sohbet başlamış ortaya yenmek için meyve gelmiş meyvenin arasında birde büyükçe karpuz varmış. Onu kesmeye bıçak yok zanneden, bizim misafir hemen bıçağını çıkarır karpuzu kesecek adama, “Bıçak heriflerde olur işte bıçak” der ve uzatır. Ve çok süslü bir o kadarda güzel gümüş kakmalı saplı olan saldırma bıçağını uzatıverir.

Vezirin birisi bir bakar bıçak yaman, bu bıçağa sahip olmanın hilesini arar. Adama derki: şu bıçağı bana versene. “Alır bu bıçağı nereden buldun” diye misafire sorar o da bu bıçak benim babamın babamdan kaldı bana başına da çok iş geldi. “Boş ver üzümünü ye bağını sorma” deyince vezir “Bu bıçak benim babamın idi babamı öldürenler bu bıçağı almışlar bunun babası benim babamın katilidir, bu adam tez yakalana ve hapise atıla” diye emir verir. Bizim misafiri yaka paça ederler tam götürüp hapse atacaklar İncili “Efendiler burada bir usulsüzlük var, bu adam benim misafirim. Şimdi ben bunu size teslim edemem, mahkeme olmadan delil olmadan bu işler olmaz bunu ben evime götüreyim, yarın size teslim edeyim muhakeme olsun cezası varsa çeksin” der vezir “Olmaz sen bunu götürür buna akıl verirsin şimdi tutuklayacağız” deyince İncili “Vallahi billahi ben bunun şahsına akıl vermem” der misafirini alır evine götürür adamı. “Eşeği bir yemleyelim diye ahıra indirir adama şuraya dur” der ve eşeğin kulağını bir eliyle tutar ve “Ulan be eşek oğlu eşek ben sana kalkacağın yere oturma demedim mi” der ve eşeğe iki fiske vurur. Tekrar kulağını burkar, “ulan be eşek oğlu eşek ben sana söz üzerine düşerse konuş zırtapozluk yapma demedim mi” der iki fiske daha vurur tekrar kulağını eşeğin burkar “ulan be eşek oğlu eşek ben sana istemeden bir şey verme demedim mi” der iki fiske daha vurur yine eşeğin kulağını tutarak “ulan be eşek oğlu eşek yarın seni tutuklayıp mahkemeye çıkaracaklar orada deki bu bıçak benim dedemin katilininmiş babam oğlum böyle bıçak büyük adamlarda bulunur bizde ne arasın amma dedeni öldüren adam düşürmüş gücüm yetip de adamı bir türlü bulamadım derdi işte bu vezirin babası benim dedemin katildir ben de bundan davacıyım de davadan vazgeçmek isterlerse sakın vazgeçme sana ömür boyu yetim aylığı bağlarlar o zaman vazgeç tamam mı eşek oğlu eşeğim” der. Eve çıkarlar ertesi gün adam tutuklanır muhakeme edilir ve İncili’nin söyledikleri tıpı tıpına uygulanır ve Misafire aylık bağlanır vezir İncili’ye sitem eder “Sen adama akıl verdin yoksa adam böyle kendisini savunamazdı” deyince İncili “Vallahi vezir efendi ben onu şahsına bir akıl vermedim ama akşam eşeğini yemlerken eşeğe bazı şeyler mırıldanmıştım. Eşekten öğrendi ise bilemem adam o kadar da anlayışlı değildi” der.



Ozan İsmail’im bu işlere şaşırır

İyi lafı aklında tutar kötüyü baştan aşırır

Seni her mecliste mahcup düşürür

Kötülerle fazla sohbete dalma

Bilgin yoksa bilen birini arabul

İşte budur gideceğin en doğruca yol

Çok kütükleri sürükler azgın akan sel

Cahil yerde konup göçücü olma

İSMAİL DETSELİ.





GÖRÜNMEZ SARIK


Bir gün padişah İncili Çavuşu güzel bir görev ile eyalet beylerinden birinin nezdine göndermiş. Bey gayet mağrur, cahil kendini beğenmiş biri olduğu için çavuşa evlerinde önem vermeyerek iltifatta bulunmamış.
İncili bu adamı halk arasında rezil ederek intikamını kararlaştırdıktan sonra onun kibrini az almaya okşıyacak surette davranmaya başlayarak gözüne girmiş ve o sırada kendisinin ilmi simyaya vakıf olup bu suret ile birçok hünerleri olduğu ve bilhassagayet güzel ve emsali bulunmaz derecede mükemmel elşal dokuduğunu, bu şalı pederinin sahi evlâdı olmayanların göremediğini söyleyerek bey için, emrederse yadigâr olmak üzere öyle bir şal imal edeceğini arzetmiş.
Bu tekliften memnun olan bey kendisi için sarıklık bir şal dokunmasını rica eylediğinden İncili ertesi günü koltuğunda bir bohça olduğu halde beyin nezdine gelmiş, bohçayı beyin önüne koyarak kemali ihtiyatla açıp güya içindeki şalı eller üzerine alarak göstermeğe ve;
- Efendimiz şu ince nakışlar, şu nazik çiçekler yok mu? Allah bilir dünyada bu kadar mükemmel bir şal yoktur düyerek, methü senaya başlamış. Hakikatte şal mal hiçbir şey olmadığından gerek bey ve hazır bulunanlar bir şey görmüyorlarsa da İncilinin evvelce dediği gibi bu görmeyişi pederlerinin evlâdı olmamalarına atfederek hep görüyor gibi davranmaya başlamışlardır.
Bey adamlarına:
- Nasıl buldunuz? Hakikat pek güzel değil mi? Deyince cümlesi:
- Evet efendim, Çavuş bendeniz cidden sahibi hünermiş. Ömrümüzde bu kadar güzel şal görmedik.
Cevabını vermişler. Her biri diğerinin görmekte olduğunu zan ile kendi kusurunu gizlemek için görmediği şeyleri görüyor gibi görünmüşlerdir.
İncilinin maksadı hemen hasıl olduğundan başladığı şeyi ikmal için:
- Efendim şimdi müsaade buyurursanız şalı kendi elimle mübarek başınıza sarayım. Hükümete bununla teşrif buyurursunuz.
Demiş. Beyin müsaadesi ile mevhum şalı başına başına sarmış.
O zamanlar eyalet beylerinin başlarına lâhuri şal sarmak adet olup sarıksız sokağa çıkmak ayıp olduğu halde, Bey üzerinde şal olmayan sade bir takke ile atına binip dairei hükümete gütmiş ve halk arasında rezil olmuştur..

LETAİFTEN


Latife 21:

İncili Çavuş zamanında Acem’den elçi gelmiş, nâme getirmiş. İncili Çavuş’u elçiye nedim tayin etmişler. Bir gün elçi ile İncili bir aradayken ezan okunmuş. İkisi de aptes almak için ayağa kalkmışlar. İncili Çavuş ayağını yıkarken, elçi “Ayağını ne yıkarsın, ayağında poh mu var” demiş. Meğer elçi de bu sırada yüzünü yıkamaktaymış. İncili Çavuş da “Ya sen yüzün yıkarsın, yüzünde poh mu var “ diyerek cevap vermiş. (M.Sabri Koz, bkz. Letâif metni)



Latife 32:

İncili Çavuş Acem’e gittiğinde, Şah İsmail’in fermanıyla bozuk yumurta ile yapılmış bir yemek ikram ederler. Sohbet sırasında İncili Çavuş, elinde olmadan bir zarta çeker. Ancak derhal makadına dönüp, “Eğer şah-ı âlişana elçiliğe sen gelmiş isen biz sükût edelim, sen şahım ile dilleş, eğer biz gelmiş isek sen biraz sükût eyle, biz konuşalım” demiş. (M.Sabri Koz, bkz. Letâif metni)



Latife 41:

Mâlik-i mülk-i Acem Şah İsmail’in Nefes adında bir mahbûbu var imiş. Bir gün İncili Çavuş’a, “Rûm’da mahbûb yoktur cümlesi çirgın görünüşlüdür”, deyince Çavuş da “Ey Şahım Rûm’da mahbûb vardır ki en kötüsünün zartası Şahımın nefesinden âlâdır” diyerek onu susturmuş. (M.Sabri Koz, bkz. Letâif metni)



Latife 153:

İncili Çavuş Acem Şahı’na vardıkta Şah İsmail sualden sonra “İslambol’da Farisi bilir kimse var mıdır” demiş. İncili de “İslambol’un köpekleri bile Farisi bilip söylerler” diye cevap vermiş. Şah da “Köpekler nasıl Farisi bilip söylerler” diye sorunca Çavuş da şöyle konuşmuş: “Ortalıkta bir laşe görüldüğü zaman köpeklerin büyükleri harrum, harrum deyü bağırır. Küçükleri çend, çend deyü sual ederler. Tekrar büyükleri heft, heft deyü cevap verir. İşte böyle Fârisi söylerler” deyü Şahı mat etmiş. (M.Sabri Koz, bkz. Letâif metni)

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz