P Y R R H O N

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

P Y R R H O N

Mesaj  sisli Bir Perş. Ocak 06, 2011 12:13 pm

Pyrrhon (365-275) septizm, kuşkuculuk okulunun kurucusudur. Pyrrhon insanın aklının bilgiye ulaşmaya muktedir olamadığını, görünüşlerden sıyrılıp hakikate ulaşamayacağını belirtmiştir.Bu bakımdan her hangi bir yargı için hem aleyhte hem de lehte kanıtlar bulabilmektedir. Öyle ise yapılması gereken bellidir; yargıdan kaçınmak. Bu bakımdan ''epokhe'' der. Yani yargılarını ertele, askıya al yani; kesin yargılar yerine olabilir, bence gibi kesin yargı içermeyen kelimeler kullanılmalıdır. Böylece insan hiç bir zaman yanılmaz. Aslında, bu günümüz psikolojisinde de kullanılabilmek üzere, hayal kırıklıklarımızı önler.

Ancak böyle bir şeyin insanı kararlı olması gereken hedeflerinin gerçekleştirmesinin de önünü kesseceğinden; yararı tartışmalıdır. Fakat bunun tam da denk düştüğü şeyi Pyrrhon bir bilgeye yakştırır, bu tavır kesinliğin bilinemez olduğunu, bilgiden uzak olduğunu bilenin, önündeki yanılma olanağını yok eder. Çünkü bir konu hakkında bir şey ileri süren bilge bunu kesin gerçekliğinden bağımsız şekilde dile getirdiği taktirde aksi idda edilse de bilgenin tam olarak yanıldığı söylenemez.
Bu şekilde yargıdan kaçan, kayıtsızlık etiği kuran Pyrrhon bilge kişinin kayıtsız olduğu kadar, duyarsız da olduğunu dile getirerek bunun insana ruhsal dinginlik, ferahlık anlamında olan ''ataraxia'' durumunu yaşattığını söylemiştir.

Bir filozofon görüşlerinin söz konusu üç etken tarafından belirlendiğini dile getiren görüşümüz, kuşkuculuğun kurucusu Pyrrhon için de geçerlidir, hatta onun için daha fazla geçerlidir. Pyrrhon, buna göre, her ne kadar kuşkuculuğun kurucusu da olsa, bir geleneğin üyesi olan bir düşünürdür. Belli ve özgün bir düşünce faaliyetiyle, ve bu arada teknik bir terminoloji ve farklı felsefî akımlarla belirlenen bu gelenekten, Pyrrhon hem düşüncesinin tohumlarını bulup çıkarma ve hem de onun belli anlayış ve akımlarına karşı çıkma anlamında yoğun bir biçimde etkilenmiştir. Buna göre görünüş-gerçeklik ontolojik ayırımına karşılık gelen duyusal bilgi-rasyonel bilgi ayırımı yaparak, gerçekliğin akla dayalı bilgisini savunan ve böylelikle bilginin imkânı konusunda dogmatik bir tavır sergileyen Elea felsefesi, icad ettiği diyalektikle Pyrrhoncu felsefenin gerçek atası olmuştur.

Zenon tarafından, birliği ve değişmenin imkânsızlığını dile getiren hocası Parmenides'in görüşlerini, çokluk ve değişme taraftarlarına karşı savunmak için geliştirilen diyalektik, daha sonra her konuya uygulanabilen bir yöntem hâline gelmiştir. Öte yandan, tartışmayı, belli bir konuda doğru sonuçlara ya da bilgiye ulaşmanın aracı olarak değil de kendi içinde bir amaç olarak gören kanıtlama biçimi, özel tartışma teknikleriyle, tartışmak için tartışma amacı güden düşünce alış verişi olarak eristiğin, bu anlamda diyalektikten doğduğu unutulmamalıdır.

Kurnazlığa dayanan ustalıklı, ama aldatıcı akıl yürütme biçimi olarak eristiğin kanıtlamalarında, 'form' olarak diyalektik bir akılyürütme uygulanmakla birlikte, dolaylı çürütme tekniklerinden yararlanılarak, felsefi tartışmalar retorik alıştırmalara indirgenir. Eristik Sofistler tarafından kullanılmış, ve daha sonra Megara Okulu'na bağlı filozoflarca en uç noktalara kadar taşınmıştır. Diyalektikten doğan eristikten, kuşkuculuğa geçmek için yalnızca küçük bir adım fazlasıyla yeterlidir. Ve Pyrrhon Elea Okulu'nun görüşleriyle, Sokrates'in ahlâk anlayışının bir sentezini yapmaya çalışarak, erdemin bir olduğunu savunmuş ve dolu sürekli, cisimsel, ezelî-edebî bir bütün olarak tasarlanan Biri İyiye eşitlemiş olan Megaralı Euklides'in öğrencisi Bryson'un öğrencisi olduğu için, bütün bu etkileri yaşamış biridir.

Pyrrhon'un yine iyi bildiği, başka bir okula, Demokritos'un atomcu görüşüne geçecek olursak Demokritos da belli görüşleriyle, tam bir kuşkucu olarak karşımıza çıkar. Evrenin, görünüşün gerisindeki gerçekliğin hareket hâlindeki atomlarla boşluktan meydana geldiğini öne süren atomcu görüşün bu açıklaması, evrene ilişkin iyimser ve dogmatik bir açıklamadan başka hiçbir şey değildir. Zira Demokritos, birçok kez bizim gerçekliğin kendisini, şeylerin gerçek doğasını bilemeyeceğimizi söylemiştir. Ona göre, biz yalnızca fenomenleri, şeylerin görünüşlerini, nesnelerin ikincil niteliklerini bilebiliriz. Çünkü, çıplak gözle görülemez olan atomlar, kendilerinde renk, tat ve koku gibi özelliklere sahip değildirler. Söz konusu ikincil nitelikler, varolan sonsuz sayıdaki atomun duyu organları üzerindeki etkisiyle meydana gelir. Başka bir deyişle, atomlardan meydana gelen bileşik cisimlerde, gerçekten onlara ait olan niteliklerle, onların bir araya gelişlerinden ve onları algılayan bir varlığın özel yapısından kaynaklanan nitelikleri birbirinden ayırmak gerekir. Birinciler, atomtara gerçekten ait olan birincil niteliklerdir. Buna karşın, ikinciler nesnel bir varoluşa sahip olmayan, atomların çeşitli şekillerde bir araya gelmeleri ve bizim duyu organlarımız üzerine yaptıkları etkinin sonucu, bizde varolan niteliklerdir. Atomcu görüşün bu açıklamasıyla, her yerde yalnızca fenomenlerin ortaya çıktığını, bizim görünüşlerin ötesine geçerek, gerçekliğin kendisine ulaşamayacağımızı söyleyen Pyrrhon'un görüşleri arasında çok büyük bir farklılık olmasa gerektir. Ve Pyrrhon'un. kendisinin öğrencisi olup. Büyük İskender'in Asya seferinde birlikte olduğu Anarkhos, Demokritos'un atomcu okulundan gelmektedir.

Pyrrhon'un yine Anarkhos aracılığıyla öğrendiği Sofistlerin görüşlerine geçtiğimizde Demokritos'ta söz konusu olan. görünüşün gerisindeki gerçekliğe ilişkin akla dayalı dogmatik bir açıklama ihtiyacının da ortadan kalktığını ve burada, onun kuşkuculuğunun âdeta öncelendiğini görüyoruz. Sofistler, herkesin bildiği gibi Yunan dünyasında, felsefi bir okul oluşturmaktan çok belli bir mesleğin üyesi olan toplumsal koşulların değişmesinin doğal bir sonucu olarak ortaya çıkan pratik işlerde yol göstericiliğe duyulan açlıktan, kendileri için bir meslek ve yaşam biçimi üretmiş olup, para karşılığı ders veren gezgin öğretmendi. Bu gezgin öğretmenler, dilbilgisi, ikna sanatı, retorik, mahkemede kendini savunma sanatı, mantık, ahlâkî davranış, edebiyat eleştirisi, matematik ve dilsel analiz gibi bir çok sanatı öğrenme iddiasında olmuşlardır.

Sofistleri bir felsefe okulu olarak görmek olanaksız olsa da onların, en ciddilerinden en sıradanlarına dek tümünde birden ortak olan ve hepsi de kuşkucu görüşe malzeme sağlayan bazı noktalardan söz edilebilir: Bu çerçeve içinde, herşeyden önce Sofistlerin öğretim faaliyetleri yasamda başarılı olma sanatını öğretme çabaları, kuramsal değil de tümüyle pratik bir nitelik taşımaktaydı.

Sofistler ikinci olarak ortak bir kuşkuculuğu, kesin ve mutlak bilgi olanağına duyulan bir güvensizliği paylaşmaktaydılar. Yine Sofistler, ortak olarak algının göreli olduğunu öne sürmüşlerdir. Nitekim, ilk ve en büyük Sofist olan Protagoras, bireyin herşeyin ölçüsü olduğunu ve şeylerin de tıpkı insana göründükleri gibi olduğunu savunmuşlardır. Buna göre bilgi görelidir; mutlak ve değişmez bir hakikat olmayıp, bilgi ve hakikat bireyin algılarına, toplumsal, kültürel ve kişisel eğilimlerine göre değişir. Öte yandan, duyularımızın ötesinde, algılanamayan ve dolayısıyla bilinemeyen bir gerçeklik yoktur. Doğal dünya, yalnızca duyularımız aracılığıyla bilinebilir. Duyumlarımız ve algılarımız tarafından yorumlanan fenomenlerin gerisinde Zihin ve Dünya Ruhu gibi algılanamaz bir gerçeklik yoktur.

Sofistlere göre, ahlak ve değerler de insana bağlı olup ona görelidir. Ahlâki ölçütler ve ahlâk da doğal ya da tanrısal kökenli olmayıp, insan esendir. Onlara göre insanların, toplum oluşuncaya kadar, ne ahlâkları ne ahlâkî ölçütleri ne de yasaları olmuştu; bununla birlikte, orman yasaları egemen olursa eğer. toplum içinde yaşamanın olanaksız olacağt kısa süre içinde anlaşılmış ve dolayısıyla insanlar, güçlüklerin, yalnızca onlarla birlikte güçlü olduklarından dolayı, güçsüzlere saldırmama-ve onları soymama sözü verdikleri yasaların zorunlu olduğunun bilincine varmıştır. Ahlâk da insan eylemlerinden doğmuş olup. insanlar tarafından kutsanır ve onaylanır. İnsan varlıklarındaki temel itici güç ben sevgisi, bencilliktir. İnsanlar doğuştan erdemli değillerdir. İnsanlar erdemli oluyorlarsa eğer bu toplumsal ve entellektüel koşullanmanın ürünüdür.

Bu görüşler, iddiaların belli bir bölümü çıkartıldığı takdirde. Pyrrhon ve diğer kuşkucuların görüşleriyle aynıdır. Şu farkla ki, Pyrrhon görünüşün, fenomenin gerisindeki gerçeklikle ilgili olarak herhangi bir hüküm vermez, onun var ya da yok olduğunu söylemez. Sofistler kadar pratik biri olan Pyrrhon. onlar gibi değerler konusunda kuşkucu ve göreci bir tavır takınır, fakat ahlâkın, ahlâkî ölçütlerin ve yasaların kaynağı konusunda hiçbir şey söylemez. Daha temelli bir ayrılık Sofistlerin MÖ 5. yüzyılda ortaya çıktığı, kent devletinin oluşturduğu siyasî dekorda, yeni yükselen sınıfın, birazda şımarık temsilciliğini yaparak. Yunanlının özgüvenini yansıttığı yerde. Pyrrhon'un, Makedonya İmparatorluğuna teslim olan Yunanlının çöküşünü, insanın, sınırları giderek büyüyen bir dünyadaki, yalnızlığını, yabancılaşmasını görmüş olmasıdır.

Pyrrhon, bu anlamda gerçekten çağının çocuğudur. Onun çok iyi anladığı bu çağ, bireyin amacına ulaştığı, iyi bir yaşam sürdüğü, kendisini her bakımdan evinde gibi hissettiği kent devletinin yıkılarak, kent devletinin yerini alan imparatorlukla birlikte, bilinen dünyanın sınırlarının genişlediği ve bireylerin kaçınılmaz bir biçimde dünyaya, toplama ve kendilerine yabancılaştıkları yalnız ve başıboş kaldıkları bir çağdır.

Buna göre Hellenik çağda, din ve siyasal yaşamın bireyin bilincine sağlamış olduğu dayanak noktalan bu dönemde çökmüş olduğu için. tek başına kalan insan zihni, tek destek noktasını felsefede arar. Böylesi bir toplum düzeninde, felsefeden beklenebilecek tek şey ilgisini birey üzerine yoğunlaştırması, bireyin felsefeden beklediği yol göstericilik görevini yerine getirmesidir. Bu dönemde, felsefenin herkesçe kabul görmüş amacı, insanı mutlu bir yaşama ulaştırmak, bireye güven ve bilgelik kazandırarak, onun yaşadığı yabancılık ve yolunu kaybetmişlik duygusunu aşmasını sağlamaktır. Üstelik Hellenistik felsefe bunu A.A. Long'un da belirtmiş olduğu gibi, ' Platon ve Aristoteles'in etkilemiş olduğu topluma kıyasla, çok daha geniş bir toplumsal bütün için yapmak durumunda olmuştur.

Bu durum, yalnızca Epikürosçular ve Stoacılar için değil Pyrrhon için de fazlasıyla geçerlidir. Bilginin imkânıyla ilgili bir öğreti olan ve dolayısıyla epistemolojik bir değer taşıyan Pyrrhoncu kuşkuculuk, öyle sanılır ki, öncelikle pratik, ahlâkî bir öğretidir. Başka bir deyişle, Pyrrhon'da. kuşku bir amaç değil de ölçülülük, bilgelik ve mutluluğun bir aracıdır. Waddington ve Ausland tarafından da öne sürülen bu görüş, Pyrrhon'la ilgili olarak Aristokles'ten kalan ve bizim yazının başında aktardığımız pasaj tarafından doğrulanmaktadır. Buna göre Pyrrhon'un öğrencisi Timon sözlerine "gerçekten mutlu olmayı isteyen insan" diye başlamaktadır. Başka bir deyişle. Pyrrhoncu kuşkuculukta amaç, epokhe (yargıyı askıya alma) değil de, apatheia (kayıtsızlık hâli) ve ataraxia (ruh sükûnetedir. Dahası bu ahlâk, amacı mutluluk olan. ve mutluluğu da, insanın bir şeylere sahip olmasından çok olduğu şeye belli bir şekilde eylemesine, varolma tarzına, kendi kendisiyle olan ilişkisine bağlayan bir ahlâktır.

Öte yandan, hemşehrilerinin, oldukça mütevazi bir biçimde, hatta yoksulluk içinde yaşayan Pyrrhon'un heykelini dikmiş olmaları, kanımızca onun görüşlerinin pratik karakterini, onun Platon'un, mağaradan kurtulduktan sonra, gönlünce ve yığınlardan uzak yaşamak yerine, mağaraya dönmek ve hemcinslerine kurtuluş yoluna göstererek, yardım etmek zorunda olan bilgesine benzer bir biçimde, bilgeliği ve yaşayışıyla hemşehrilerine ahlâkî bakımdan yol gösterdiğini afade eder. Pyrrhonca bilgelik, insanlara hemen herşeyin boşluğunu ve değersizliğini gösteren, onları dünyadaki varlıklarını tercihlerini, sıradan yaşantıları aşmaya zorlayan bir bilgeliktir. Bu durum Diogenes'in, "Pyrrhon'un bir Hintlinin, hocası ve arkadaşı Aristarkhos'a yönelik, kendisi sarayda krallarla vakit geçirir, gününü gün ederken başka insanlara neyin iyi olduğunu asla öğretemeyeceğiyle ilgili eleştirisinden çok etkilendiğini ifade eden" anlatımıyla uygunluk göstermektir. Aynı Diogenes, Timon'un hocası Pyrrhon için şunları söylediğini aktarmaktadır:



"Ey aziz Pyrrhon, bilmek istediğim şey şu. Yalnızca bir insan olan sen nasıl olup da bu kadar sâde ve dingin bir yaşam sürebiliyorsun? Nasıl olup da bir Tanrı gibi, insanlara yol gösterebiliyorsun?"

Phyrrhon'un görüşünün söz konusu pratik karakteri, aynı zamanda onun mizacının da iyi bir ifadesidir. Kuşkuculuk, genellikle hastalıklı bir insana, paranoyak bir kimseye, güvensiz bir ruha özgü bir tavır ya da görüş olarak bilinir. Oysa bu Pyrrhon için kesinlikle geçerli değildir. O, hemen her bakımdan sağlıklı bir kafa, gerçek bir bilge gibi görünmektedir. Pyrrhon'un bir filozof olarak tek ve en önemli farklılığı, varlığı ve bilgiyi ikinci plâna atarak, insanı, onun ahlâkı ve mutluluğunu temele alan tavrıdır. Bu tavrın, doğru bir tavır olduğunu, hiç kuşku yok ki, iddia etmiyoruz, fakat yalnızca hastalıklı bir kafanın ürünü olmadığını söylüyoruz. O, felsefede insanı ön plâna çıkartırken, hiç kuşku yok ki, varoluşsal bir kaygıyla insanın zavallılığından, insanın yaşadığı hiçlik duygusundan etkilenmiştir. Nitekim, "Pyrrhon'un, insanların tutarsızlığı, değersizliği ve çabalarının sonuçsuzluğuyla ilgili olarak çok şey yazan Homeros'a büyük bir saygı beslediğini" söyleyen Diogenes, onun îlyada'da geçen ve insanın durumunu, ağaçlardan dökülen yapraklara benzeten bir dizeyi dilinden hiç düşürmediğini yazar."

İnsanın çözülüşünü, zavallılığını tanıyan Pyrrhon, Büyük İskender'in ve bu arada Hintli bilgelerin şahsında, insanın gücünü ve büyüklüğünü de tanımıştır. Ordusuyla bir çırpıda Makedonya'dan Orta Asya'ya uzanan Büyük İskender, M. Conche'un ifadesiyle, Pyrrhon'u bir insanın tanrılaşması için daha ne yapması gerektiği, mümkünle imkânsız arasındaki sınırın nerede olduğu sorularını sormak zorunda bırakmıştır. Pyrrhon, yine Hint bilgelerinden çileciliği, dünyanın boşluğu düşüncesi için gerçek bir destek sağlamıştır.

Buna göre felsefede nihaî ve en yüksek hedefin apatheia ve ataraxia olduğunu söyleyen filozof, çoğunluk içe kapanık, soğukkanlı ve hatta duygusuz tavrıyla, önemli olan herşeyin kişinin kendi içinde olup bittiğini göstermek istemiştir. Kuramla eylem arasında bir koşutluk olmasına özen gösteren filozof, amaca uygun bir biçimde çileciliğin yoluna başvurmaktan da çekinmeyerek, mutlak bir aldırmazlık içinde olmuştur. Diogenes, onun fırtanaya yakalanmış bir teknede, güvertedeki diğer yolcuların panik ve korkuyla kıvrandıkları yerde, rahat, sakin durduğunu ve diğer yolculara, bir şeyler yemekte olan küçük bir domuzu göstererek, bilge kişinin tavrının bu şekilde olması gerekliğini söylediğini anlatır. Geçirdiği ameliyatlar karşısında dayanıklılığını ve metanetini koruyup, acılarını gizleyen ve genellikle yalnız yaşayıp, fırsat buldukça kalabalıklardan uzaklaşan Pyrrhon, sorular üzerine "iyi bir insan olmanın yolları üzerinde düşündüğü" yanıtını vermiştir. Pyrrhon'un aldırmaz tavrını yalnızca iki şeye uygulayamamıştır. Bunlardan birinde, kendisini kovalayan bir köpekten kaçan filozof, bir ağaca tırmanmış, bu hareketinin kendisine yakışmadığını söyleyenlere de, insanı insanlığından tümüyle soymanın pek de kolay olmadığını belirtmiştir. Başka bir seferinde ise kendisine kızan kızkardeşini eleştirip, ayıplayınca da, bir kadının aldırmazlığının kanıtı olamayacağını belirtmiştir.

sisli

Mesaj Sayısı : 9
Kayıt tarihi : 09/10/08

Kullanıcı profilini gör

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz