AHMET ERTEGÜN'ÜN EŞİNDEN OXFORD'A 72 MİLYON TL BAĞIŞ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

AHMET ERTEGÜN'ÜN EŞİNDEN OXFORD'A 72 MİLYON TL BAĞIŞ

Mesaj  Admin Bir Paz Mart 04, 2012 2:16 am

2 Mart 2012 06:35 tarihinde Ibrahim Cilasun <ibrcilasun@yahoo.com> yazdı:

Neden bizim üniversitelere değil ? Bari bir miktarı ! . . .

ÖZBEK TEKKESİ , SABATAİSTLER (Dönmeler) , MASONLAR . . .ALÂKA !

Galiba en güzel açıklama , en aşağıda görüşlerini okuyacağınız,Sabataisliğiyle onur duyan I.ZORLU'nun " BENZEME - BENZET " yorumu .

“Osmanlı İmparatorluğu’nun son yüz yılı içerisinde bazı tekkeler ile istihbarat örgütleri iç içe olmuştur. Bu tekkelerin bir kısmı Osmanlı İmparatorluğu’nun tüm yeniliklerine karşı çıkarak İmparatorluğu zayıf düşürmüş ve çöküşü hızlandırmıştır.Tekkelerin, İmparatorluğun çöküşünü hızlandıran bir başka etkileri de Osmanlı’ya karşı bağımsızlık mücadelesine giren halkı tahrik etmeleri olmuştur.”

Bu dönemlerde dünyanın süper gücü İngiltere idi. İngiliz istihbaratı o dönemde tarikatlara büyük önem vermiş ve Osmanlı sınırları dahilindeki tekkelere sirayet ederek kullanmıştır. Çünkü tarikatlerdeki hiyerarşik yapı yeryüzündeki en disiplinli yapılardır. Şeyh ne derse tüm tekke mensupları şeyhin dediğini sorgulamadan itaat eder. Böyle bir yapıya devletlerin ve o devletler üzerine hesapları olan örgütlerin kayıtsız kalmaları elbetteki mümkün değildir.

Yahudiler ve masonlar Osmanlı’da, ekonomiden politikaya ve eğitime kadar birçok alanda etkin olmalarının yanısıra sünni ve alevi tarikatlarının içine de sızmışlardı.

Özellikle Mevlevi, Melami ve Bektaşi tekkelerinde 19. yy.dan itibaren Sabataycıların şeyh, mürşid, dede, dedebaba gibi en üst makamlara kadar ulaştıklarını görüyoruz.Sabatay Sevi müslüman olduktan sonra bağlılarına ‘müslümanların görünürdeki adet ve geleneklerine riayet etmelerini’ öğütlemiştir. Bu da onların kendilerini en rahat ifade edebilecekleri çeşitli tarikatların dergah, hanekah, tekke ve zaviye gibi mekanlarına rağbet etmelerine yol açmıştır. Merkezi Selanik olan bu cemaatin Selanik’te özellikle Mevlevi ve Bektasi dergahlarında yoğunlaştıklarını görüyoruz. (…)

Ilgaz Zorlu, Sabataycı cemaatlerin İslam mutasavvıflarıyla ilişkilerinin özellikle İstanbul, İzmir ve Selanik’te yoğunlaştığını belirtiyor. İstanbulda Yenikapı Mevlevihanesi, Kasımpaşa Mevlevihanesi, Aziz Mahmud Hüdai’nin Üsküdar’daki dergahı Sabataycıların etkin olduğu dergahlar olarak dikkat çekmektedir. Yahudi mistizmi olarak tanımlanan Kabbala öğretisine dayanan Sabataycı yorum, İslamın gevşek mistik yorumu olarak Mevlevilik, Bektaşilik ve Melamilik ile paralellikler arz eder ve ortak buluşma noktaları bulur. Sabataycı asıllı Yunan yazar Starolakis, “Salonika, Jews and Dervishes” isimli kitabında Yahudi-Sabataycı kökenden olup Selanikteki dergahlarda etkili olan ve hatta bir kısmının uzantıları İstanbul’a kadar gelen dönme şeyhlerden bahsediyor. Bunlardan biri de müflis işadami Halil Bezmen’in dedesi Esad Efendi’dir. Esad Efendi 1920’lerde Kasımpaşa Mevlevihanesi’nin şeyhidir. Ankara Bektaşi Dergahı’nın şu andaki Dedebabası yani şeyhi de Sabataycıdır. Yine Dedebabalardan Bedri Noyan da Yahudi dönmesidir (Tv program yapımcı ve sunucu Engin Noyan’ın ağabeyidir).

II. Meşrutiyet sonrası dönemde özellikle Bektaşî tarikatı mensupları, Halifelik konusunda "Şiîlerin imamlık ilkesine daha yakın olmaları" ve Tanzimat öncesi yaşadıkları bazı olaylar sebebiyle İttihat ve Terakki hareketine destek vermişlerdir. Zaten bazı Jön Türkler Bektaşî, bazıları da (Talât Paşa, Rıza Tevfik, Şeyhülislâm Musa Kâzım Efendi gibi) hem Bektaşî, hem de masondu.

Dikkat çeken diğer bir ocak da Üsküdar’daki ÖZBEKLER TEKKESİ. Bu Tekke Nakşibendiliğin Halidî kolundan... Eskiden beri çift taraflı istihbarat ilişkilerinin içinde olduğu iddia edilmektedir.


Buhara'da doğarak 1847'de İstanbul'a gelen ve Özbekler Tekkesi'ne Şeyhi olan Türkçülerin pek değer verdikleri ve öncülerden saydıkları Süleyman Efendi 1877'de bir heyetle Macaristan'a gitmiş ve 1882'de meşhur Çağatay Lûgatı'nı neşretmiştir. İçinde 8 bin kadar kelime bulunan sözlük, Nevâî, Ahmet Yesevî ve Munis'in şiirlerinden seçilen örneklerle süslenmiştir. Şeyh Süleyman Efendi Çağatay Türkçesi ve Osmanlı Türkçesinin bir büyük dilin iki kolu olduğunu ve birliğini belirtmiştir.

Özbekler tekkesinin ilginç girift ilişkileri vardı. İngiliz belgelerine göre Özbekler Tekkesi postnişini Şeyh Süleyman Efendi (1821-1890), konuk olarak dergaha gelen kişilerden topladığı istihbaratı, ingiliz büyükelcisi Henry Layard’a para karşilığı veriyordu ( Tarih ve Toplum Dergisi Nisan 1992 s.12-16)”
Nitekim araştırmacı Azmi Özcan da konuyla ilgili olarak arşiv belgelerine dayanarak yaptığı çalışmada Süleyman Efendi’nin ajanlığını açıkça ifade etmektedir.

Öte yandan Süleyman Efendi’nin Yahudi kökenli Macar Osman Paşa ailesi ile yakın ilişkide olduğu, aynı aileyle İngiliz ajanı Yahudi Vambery’nin de içli dışlı olduğu, Osman Paşa’nın kızı şaire Nigar Hanım’ın hatıralarında dile getiriliyor. Bu bağlantılar da ayrıca incelemeye değerdir.

Özbekler Tekkesi’nin görünümü Milli Mücadele yıllarında da karışıktır. Tekke, Kurtuluş Savaşı'nda İstanbul'dan Anadolu'ya sandıklarla silah ve cephane sevkiyatının yapıldığı tekkedir. Milli Mücadele'ye katılmak için Anadolu'ya geçeceklerin buluşma ve dağıtım noktası, Anadolu ile İstanbul arasında bir haberleşme merkezi idi.(…) Tekkenin son şeyhi Ata Efendi bir Sabataycı, yani dönme idi. Ata Efendi Kuva-yı Milliye hareketine destek vermiş; Amerikan mandacısı Karakol Cemiyeti'ne üye olarak İstanbul'dan Anadolu'ya silah kaçırılmasında, gönüllülerin Anadolu'ya kaçmasında tekkenin önemli bir rol üstlenmesini sağlamıştı.

“Tekke, işgal yıllarında tam bir materyalist (mistisizimden uzak) yapılanma içerisinde faaliyet gösteriyordu. Tekkenin en önemli müdavimleri arasında İngilizler de vardı. Rivayet odur ki, tekke, para karşılığı İngilizler’e istihbarat da servis etmişdir.”

Zaten geçmişinde böyle bir sabıkası vardır Özbekler Tekkesinin.

Özbekler’e yolu düşmemiş Millî Mücadele kahramanı yok gibi.” Anlatılanlara göre Tekke’nin Mustafa Kemal’in Samsun’a gidişinde de büyük etkisi vardır.

Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun'a gitmesine izin veren İngiliz belgesinin altında 1919'da İstanbul'a gelen, başta Özbekler Tekkesi olmak üzere bazı dergahlarla –güya- tasavvuf düşüncesini öğrenmek için ilişki kuran John Godolphin Bennett'in imzası vardı. Yıllar sonra İstanbul'a dönen Bennett ilk olarak yine Özbekler Tekkesi'ni ziyaret etti.

Ne anlama geliyor bu?

Hani Mustafa Kemal gizlice Samsun'a gitmişti!

Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen Amerikancı Karakol Cemiyeti de burada; İngiliz istihbaratçılar da... Biz Kurtuluş Savaşı'nı İngilizlere karşı vermemiş mi idik? Vahdettin, Mustafa Kemal'i İngilizlere karşı vatan müdafaası için Samsun'a göndermiyor mu idi? Bu İngiliz kaşesi de ne oluyor?”
Görüldüğü gibi durum epeyce karışık.

Ancak Ata Efendi’nin 33. dereceden bir mason olduğunu, tekkeyle ilişki kuranların da neredeyse tamamının mason olduğunu söylersek her şey bir anlam kazanır.

Bir şeyhin, masonluk gibi uluslararası karanlık bir yapılanma içerisinde yer alması çok ilginç değil mi!

Daha da enteresanı Aytunç Altındal’ın, dünyanın en eski ve tehlikeli yeraltı cemiyeti İLLUMİNATİ üyeleri arasında ismini teşhis edip ifşa ettiği 3-5 kişiden birinin de ilginçtir ki Özbek Tekkesi Şeyhi Ata Efendi olmasıdır.

Bir prototip olması itibarıyla Özbekler Tekkesi’nin izini sürmeye devam edelim…
Şeyh Ata Efendi’nin kardeşi Münir Ertegün’dür. Anneleri Şeyh İbrahim EdhemEfendi'nin kızı Ayşe Hamide hanımdır.

Münir Ertegün İstanbul Hükümeti tarafından Ankara Hükümeti'yle görüşmeler yapması için Anadolu'ya gönderilen Ahmet İzzet Paşa heyetinde görevliydi.Ve daha sonra Ankara'da kalmış, ardından Lozan Konferansı'na katılan Türk delegasyonunda hukuk danışmanı olmuş, ardından da ABD'de 11 yıl Türkiye'nin büyükelçilik görevlerinde bulunmuştur.

Dünya Savaşı ile başlayan Türkiye-ABD yakınlaşmasının mimarı olarak kabul edilenMünir Ertegün, ABD Başkanlarından Franklin Rooseveld ve Truman’la ailece görüşecek kadar yakın bir ilişki içerisindedir.

Washington'da 1944 yılında ölen Münir Ertegün'ün kemikleri 1946'da, ünlü Missouri Zırhlısı ile İstanbul'a getirilerek Özbekler Tekkesi'nde dedesi Şeyh İbrahim Edhem Efendi’nin bulunduğu kabristana defnedilmiştir.

1972'de İstanbul'da vefat eden Münir Ertegün'ün eşi Hayrünnisa Hanım ile 1989'da New York'ta vefat eden oğlu Nasuhi Ertegün de bu tekkedeki mezarlığa defnedildi.Daha sonraki yıllarda defnolunanın KÜLLERİ olduğu meydana çıkmıştır.

Münir Bey’in diğer oğlu ABD’de yaşayan ve birkaç yıl önce ölen ünlü müzik adamı, 500. Yıl Vakfı’nın kurucusu[100], üst düzey mason Ahmet Ertegün de Özbekler Tekkesi’nde toprağa verilmiştir.Ahmet Ertegün'ün eşi Macar göçmeni bir Yahudi ailesinin kızı Mika Ertegün olduğunu belirtmemiz de açıklayıcı olacaktır.

Özbekler Tekkesi “Kurtuluş Savaşı'ndaki katkılarından ötürü” 1925'te çıkan Tekke ve Zaviyeler Kanunu'ndan etkilenmedi. Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne bağlanarak 1994'te restore ettirilen ve sonrasında açılışı Henry Kissinger tarafından yapılan tekke halen "Münir Ertegün Vakfı" ismiyle bir kültür merkezi olarak faaliyetlerini sürdürüyor. Vakıf Ahmet Ertegün’ün kızkardeşi Selma Göksel tarafından yönetiliyor.

(Ek bilgi olarak bugüne kadar sayısız başarılı reklama imza atan Ali Taran’ın daAta Efendi’nin torunlarından olduğunu ekleyelim. Ata Efendi, Taran’ın anne tarafından dedesidir).


Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

MİLLİ MÜCADELEYE DOĞRU

Mesaj  Admin Bir Paz Mart 04, 2012 2:22 am

Bu kısa flash backten sonra Osmanlı’nın son dönemindeki tabloyu kısaca özetleyelim:

- Devletin tüm kadroları masonların kontrolündedir,

- Ordu ve iletişim masonların kontrolündedir,

- Bir Yahudi enjeksiyonu olan hakim ideoloji Türkçülük masonların kontrolündedir,

- Dini otorite (şeyhülislamlık) masonların kontrolündedir.


Üsküdar’da Bülbülderesi`nde bulunan ÖZBEKLER TEKKESİ, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından Milli Kurtuluş Müzesi yapılmaya hazırlanıyor. Odatv olarak tekkeyi gezerek hazırlıkları inceledik. Peki, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya asker ve silah göndermek için gizli bir üs olarak kullanıldığı iddia edilen tekkenin asıl özelliği nedir?

Üsküdar Sultantepe’de 1752 yılında Buharalı Nakşibendi dervişler tarafından Ahmet Yasevi geleneğinde kurulan tekke, İstanbul’un en ünlü ve görkemli tekkeleri arasında yer alıyor. ABD’de yaşamış olan ünlü plak kralı Ahmet Ertegün’ün de defnedildiği bu tekke, zamanında Orta Asya’dan Hac yolculuğuna çıkan Müslüman Türkler’in İstanbul’da uğradığı üç tekkeden biri olarak biliniyor.

Ancak Soner Yalçın “Beyaz Müslümanların Büyük Sırrı” adlı kitabında tekke hakkında kimsenin yazamadıklarını ortaya koyuyor.

İşte kitaptaki “Özbekler Tekkesi” hakkındaki bölüm:

“Şeyh Ömer Fevxi Mardin müritlerini “Amerikan hayranı” yapmak için neler söylemiyordu ki; güya ABD Başkanı Franklin Roosevelt, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin dervişanından Washington Büyükelçisi Münir Ertegün vasitasıyla gizlice Müslüman olmuştu!

Zaten bu nedenle, Şeyh Küçük Hüseyin Efendi’nin müridi olduğu için, Başkan Roosevelt, kendisine 54 veya 55 santim mesafeden ateş eden suikastçının kurşunlarından kurtuluvermişti!

Bu olay mı neden olmuştu (!) bilinmez:

1944 yılında görev başında ölen Büyükelçi Ertegün (Ahmet Ertegün’ün babası), iki yıl sonra mezarından çıkarıldı; naaşı devlet töreni yapılarak Missouri adlı savaş gemisiyle İstanbul’a gönderildi ve Özbekler Tekkesi’ne defnedildi.

Soğuk Savaş döneminde, Türk-ABD ilişkileri, “mezardan adam çıkarma” jestiyle kurulacaktı…

Münir Ertegün, Özbekler Tekkesi’nin şeyhi İbrahim Edhem Efendi’nin kızı Ayşe Hamide’nin oğluydu; bu nedenle tekkeye defnedilmişti.

Özbekler Tekkesi binası günümüzde, Münir Ertegün Tarih Araştırma Vakfı’nı barındırıyor. Vakfın açılışı 1994 yılında kim yaptı dersiniz?

ABD’nin en tanınmış Yahudi politikacılarından, eski Dışişleri Bakanı Henry Kissinger!

Eski bakan, Özbekler Tekkesi’nin hemen bitişiğindeki Sabetayist/Karakaşilerin mezarlığı Bülbülderesi Mezarlığı’nı da ziyaret etmiş miydi acaba?

Henry Kissinger’ı hangi güç Türkiye’ye davet edip, tekke açılışına getirmişti?

Artık biliniyor: Türk siyasetinde bir kişi, parti kurmayı veya genel başkanlığa aday olmayı düşünüyorsa, mutlaka ABD’ye gidiyor. Öyle vize alıp ABD’ye gitmekle olmuyor bu işler, size çeşitli güçlü isimlerle ve lobilerle ilişki kurduracak, derdinizi anlatmanıza vesile olacak, özellikle Yahudilere yakın bulunan, onların güvenini kazanmış biri lazım.

İşte bu isimlerin başında, Türkiye’yi ABD’de başarıyle temsil eden, Ahmet Ertegün geliyor.

Ertegünlerin New York’ta evine davet edilmemişseniz işiniz zor; ABD’ye hiç gitmeyin daha iyi! Amerikalılar, Ertegünlere o kadar çok güveniyor.

Bu bilindiği için, Türkiye’deki nice siyasetçi, işadamı, büyükelçi, sanatçı yıllardır kabul edilmek için sırada bekliyorlar.”

İşte Soner Yalçın’ın yazdıklarına baktığımızda tekkenin sadece Kurtuluş Savaşı döneminde gizli silahların taşındığı yer değil. Özbek Tekkesi’nin ilginç, karmaşık ilişkileri var. Hatta Soner Yalçın aynı kitabında Özbek Tekkesi postnişini Şeyh Süleyman Efendi, konuk olarak dergaha gelen kişilerden topladığı bilgileri İngiliz Büyükelçi’sine para karşılığı satıyordu. Bu bilgiler sadece Soner Yalçın’ın ktiabında yer almıyor. İngiliz belgeleri de bu gerçeği doğruluyor

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

MEVLANA KÜÇÜK HÜSEYİN KİMDİR?

Mesaj  Admin Bir Paz Mart 04, 2012 2:35 am


Yahudi Dostu Mevlana Küçük Hüseyin!
http://ismailhakkialtuntas.com/2011/05/13/mevlana-kucuk-huseyin-efendi-kaddese%E2%80%99llahu-sirrahu%E2%80%99l-aziz/
06.09.2001 [Makâleler]



GERÇEK KİMLİĞİ, MAREŞAL ÇAKMAK İLE İLİŞKİSİ, YAHUDİ DOSTLUĞU, DEVRİNİN ALİMLERİNİN KÜÇÜK HÜSEYİN'E BAKIŞI VE NETİCE...

İşadamı Üzeyir Garih’in Eyüp Sultan Mezarlığı’nda mezarına ziyarete gittiği sırada uğradığı saldırı sonucu ölmesi, bütün dikkatleri burada ziyaret ettiği Mevlana Küçük Hüseyin Efendi’nin üzerine çevrildi. Peki, bu zat kimdi?

Mevlana Küçük Hüseyin Efendi; Ankara’nın, Arslan Bey Mahallesinde, 1244 (1828) senesi dünyaya gelmiş. Babası, Katırcı Ali Abdullah Efendidir.

Gençlik yaşına kadar Ankara’da kaldıktan sonra, Ankara’yı terkederek Mihalıççık’a gitmek zorunda kalmış. Babasının vefatından sonra İstanbul’a gitmeye karar vermiş.

İstanbul’da Mevlevi tarikatına mensup bir ustanın yanında çıraklığa başlamış. Mevlevi usta; okuma - yazma öğrenmesi için, Küçük Hüseyin Efendi'yi, Bayezid Camii avlusundaki bir tesbihçinin yanına götürmüş. Tesbihçinin yanında iken, sabahları Süleymaniye Camii’ne gider, ders okurmuş.

Küçük Hüseyin Efendi’nin ilk şeyhi Hacı Feyzullah Efendi’dir. Onun vefatından sonra, Edirneli Mehmed Nuri Edirnevi Efendi’ye bağlanmış 8 yıl da bu Zat’ın eğitiminden geçmiş. Bir süre Hasan Visali Efendi ile sohbetlere devam eden Küçük Hüseyin Efendi, Hasan Visali Efendi’nin 1902 yılında vefatından sonra, 1902 yılında 76 yaşında iken şeyhlik ile görevlendirilir.

İrşad merkezi haline gelen evi; Kocamustafa Paşa’dadır. Çok talebesi olan Küçük Hüseyin Efendi, 397 gün hasta yattıktan sonra 14 Mart 1930’da ahırete göçmüş. Kabri, Eyüp Sultan’da; Karlık tepe (Gümüşsuyu) diye bilinen yerde ; ikinci şeyhi Mehmed Nuri Efendi’nin kabri civarındadır.

Küçük Hüseyin Efendi, 120 cm. boyunda, zayıf cüsseli, sol yanağında beni olup, sağ gözü ameliyatlıydı. Seyrek sakallı ve siyah beyaz karışımı idi.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN GERÇEK KİMLİĞİ

Küçük Hüseyin Efendi’nin kronolojik hayatından sonra şimdi de gerçek kimliğini bildirelim:

Küçük Hüseyin efendi, Nakşi değil Mevlevi idi. Gerçek kimliğini öğrenebilmek için mensubu olduğu tarikatı bilmek gerekir.

Mevlevilik nedir?

Mevlevilik, önceleri tasavvufta Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin ve talebelerinin takip ettiği bir yol, sahih bir tarikat idi.

Mevlana hazretlerinin, hayâtında tarîkat kurmak gibi bir teşebbüsü olmadı. Fakat daha sonra gelenler bu yola 'Mevleviyye' adını vererek yolun temel esaslarını ortaya koydular.

Tevâzû, hoşgörü, şefkat, merhamet, cömertlik, muhabbet gibi güzel huylarla ahlâklanmak bu yolun belli başlı esaslarındandı.

İnsanların Allahü teâlânın rızâsına, dünyâ ve âhirette saâdete kavuşmalarını gâye edinen Mevleviyye yolu, geniş kitleler ve Selçuklu Sultanları üzerinde tesirli oldu. Osmanlı Sultanları da Mevlevîlere ve Mevleviyye dergâhlarına değer verdiler. Devlet adamlarından ve halktan büyük destek gören Mevlevîler köylere kadar yayıldılar. Çok büyük hizmetlere vesile oldular.

Mevleviliğin Bozulması

Ancak Bektâşî dergâhlarına ve Yeniçeri Ocağına sızan ve bu ocakların bozularak kapatılmasına sebep olan Eshâb-ı kirâm düşmanı Hurûfîler zamanla Mevlevî dergâhlarına da sızdılar.

Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin ismini istismar ettikleri gibi, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin isminin arkasına sığınarak bozuk inanış ve düşüncelerini Mevlevîler arasında yaymaya başladılar. Mevlevî şeyhlikleri câhillerin eline düştü. Mesnevî’de geçen 'ney'i çalgı sanarak ney, dümbelek gibi şeyler çalmaya, dans etmeye başladılar. İbâdetlere haramlar karıştırdılar.

Osmanlı Devletinin yıkılışını hazırlayan, Avrupa’ya köle duruma düşmemizi sağlayan Tanzimat ve Islahat hareketlerine, İtihat Terakkiye destek verdiler. Mevlevîler, Avrupa hayranı devlet adamlarından destek gördüler. Yurt dışına gidip Osmanlı Devletinin aleyhine faaliyet gösteren Jön Türklerle münâsebet kurdular. Midhat Paşa gibi mason devlet adamları Mevlevîler arasına katıldılar.

İkinci Meşrûtiyetin îlân edilmesine ve Sultan İkinci Abdülhamîd Hanın tahttan indirilmesine taraftar oldular. İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin oldu bittiye getirerek girdikleri Birinci Dünyâ Savaşına Mevlevî Alayı olarak katıldılar.

Son zamanlarında neredeyse İslamiyet ile alakası kalmayan, Yahudilerle, dış güçlerle içli dışlı olan Mevlevî tekkeleri, 1925 senesinde kapatıldı. Konya’da bulunan Mevlevîliğin merkezi Halep Mevlevîhânesine nakledildi. Fakat 1944 senesinde Suriye Devletinin tekkelerle ilgili aldığı yeni kararlarla Mevlevîlik resmî özelliğini kaybetti.

O DEVRİ YAŞAYANLARIN DİLİNDEN KÜÇÜK HÜSEYİN

Şeyh Küçük Hüseyin’in İslamî kesimin dışında bazı kesimlerle bağlantıları ve yaşayışı zamanının alimleri arasında zaman zaman tartışmalara sebep oluyordu. O günün şartları icabı birçok şeyhe baskı yapılırken, bunun rahat bir şekilde hareket etmesi, tutuklanma, takip ve baskı gibi hallere maruz kalmaması da dikkat çekicidir. Bunun için zamanının gerçek şeyhleri, alimleri buna hep şüphe gözüyle bakmışlar, kendisinden uzak durmuşlardır. Cenazesine bile iştirak etmemişlerdir.

Örneğin, Şeyh Efendi vefat ettiğinde talebeleri, Eyüp’ün meşhur alimlerinden birine gidip, Şeyh efendinin telkinini vermesini isterler. Meşhur alim, 'Böyle birinin telkini verilmez' deyip teklifi red eder. Fasık yani günahkar da olsa, Müslümana telkin verilirken bu alim buna niçin vermedi?

Yine bu alim, Eyüp’e yeni geldiğinde, Küçük Hüseyin’in çok talebesi olduğunu öğrenince merak edip, evine ziyaretine gider.

Şeyh Efendi hasta yatağında yatmaktadır. Bir ara gözünü açıp şunları söyler: 'Alacaksan al canımı. Niçin bana eziyet ediyorsun, nedir senden çektiklerim, yeter artık!...' gibi serzenişlerde bulunur. Alim zat merak ettiği zatın, nasıl Cenab-ı Hakka karşı isyan halinde biri olduğunu anlar, oradan uzaklaşır.

Uzun süre Darüşşefeka’da öğretmenlik yapmış olan, Halid Turan Bey, kendine bir şeyh bulmak için yollara düşer. Tavsiye üzerine, Şeyh Küçük Hüseyin’in dergahına varır. Şeyh Efendi Müridleri ile oturmaktadır. Fakat Şeyh Efendi hiç konuşmuyor. Bu sessizlik dikkatini çeker. Bir ara mırıltı şeklinde birşeyler söylemeye başlar Şeyh Efendi. Konuştuklarına anlayamayan Halid Turan Bey, müridlerinden birine sessizce sorar: 'Şeyh Efendi ne diyor?' Mürid sus işareti yaptıktan sonra usulca cevap verir: 'Sus! Efendi hazretleri Allah'la konuşuyor' Halid Turan Bey yanlış adrese geldiğini hemen anlar, çıkıp gider.

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN YAHUDİLERLE DOSTLUĞU

Gazetelerde, Küçük Hüseyin’in Üzeyir Garih’in babasının evine sık sık geldiği ve babası ile dost olduğu yazıldı. Bu haberin doğruluğunu, Yahidiler ile Mevlevilerin içli dışlı olduklarını Sabateist (Yahudiliğin bir kolu) Rıfat Zorlu da teyit etmektedir. Eğitim - Bilim dergisinin Kasım 2000 sayısındaki repörtajında Zorlu şunları söylüyor:

'İttihat ve Terakki döneminde Sabetaycılığın fonksiyonunu üç yerde görüyorsunuz: İttihat ve Terakki, Mason locaları ve İslamî tarikatlar. Özellikle Melamilik ve Mevlevilik içinde yaygınlar. Bu üç ayrı grup Sabetaycıların siyasi yapısını belirliyor.

Türkleştirme politikalarında Ermeni ve Yahudilerin devlet kadrolarından çıkartılması ile bu mevkiler Sabetaycıların eline geçmiştir. Bu da gayet kolay. Çünkü, birkaç lisan konuşabilen, Avrupa ile ilişkisi olmuş insanlar Sabetaycılar arasından çıkmıştır.'

Sabetaycılar kendi din adamlarını İslamî tarikatlar içinde yetiştirmişlerdir. Bu çok ilginç, adam hahamdır, ama dışarıdan baktığınız zaman Melamilik, Mevlevilik ve Bektaşilik tarikatları içinde yetişmiş din adamı gibi görünür. Nitekim, Selanik’teki Şemsi Efendi Okulu'nun kurucusu hahamdı. Haham olduğu cemaat içinde belgelenmiştir. Böyle bir tuhaflık da vardır.

Aynı dergideki başka bir yazıda da şu ifadeler yer alıyordu: 'Türk Ocaklarının kurulmasında en fazla maddi desteği veren kişi, Yahudi asıllıydı. Tekin Alp müstear ismiyle yazan Moiz Kohen de bir Yahudi idi ve Türk Milliyetçiği üzerinde etkili olmuştur'

KÜÇÜK HÜSEYİN’İN MAREŞAL FEVZİ ÇAKMAK İLİŞKİSİ

Mareşal Fevzi Çakmak’ın Küçük Hüseyin’in müridi olduğu kesin. Zaten, vasiyeti üzerine yanına defnedilmiş. Anıtkabir'de devlet mezarlığı açılınca oraya nakledilmek istenmiş yakınları razı olmamış.

Burada anlaşılamayan, bütün tarikatların kapatılarak, tarikat mensuplarının yakın takibe alındığı bir zamanda Fevzi Çakmak gibi devletin en üst düzeyinde 21 yıl kalmış birinin bu ilişkiyi sürdürmesi.

Bazı yazarların da değindiği gibi burada şu akla geliyor: Acaba bu tarikat, faaliyetlerini derin devletin kontrolünde mi yürütüyordu? Bu faaliyetlere göz mü yumuluyordu?

Bu endişeyi taşıyanlardan biri de Fehmi Koru. Bu endişelerini Yeni Şafak’taki 29.8.2001 tarihli yazısında şöyle dile getiriyor:

'Profesör Toktamış Ateş, Mareşal Fevzi Çakmak'ın 'Türk Musevilerinin hâmisi' olduğunun anlaşılmasından hiç mutlu olmamış... Bu tespitin Jak Kamhi'ye ait olduğunu sanıyor... Oysa, CNN-Türk'e Vitali Hakko'ya atfen yansımıştı o iddia, doğru kaynağı burada ben yazdım: Türkiye Musevileri ile ilgili araştırmalarıyla tanınan Rıfat N. Bali...

Toktamış Ateş 'Yok öyle şey' dese de gerçek değişmiyor: 500 yıldır ülkemizde yaşayan Museviler, bir ara kendilerine karşı 'kitlesel imha planları' yapıldığını düşünmüş ve bundan vazgeçilmesini Mareşal Fevzi Çakmak'ın müdahalesine bağlamışlar...

En iyisi bu konudaki bilgileri kaynağından almak. Rıfat N. Bali'nin 'Cumhuriyet yıllarında Türkiye Yahudileri: Bir Türkleştirme serüveni (1923-1945)' adlı kitabına taşıdığı bilgi şöyle:

'Azınlıklar arasında çok yaygın bir söylenti de neredeyse sarsılmaz bir kanaat olarak hepsinin ortak belleklerinde yer etti. Bu, ihtiyat olarak silâh altına alınmalarının nedeninin kitlesel olarak imha edilmelerinin önlenmesi olduğu söylentisiydi. İnanç haline gelen bu söylentiye göre azınlıkları kitlesel olarak imha etme tasarısı hükümetin bir planı idi. Genelkurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak, bu tasarıdan haberi olunca Nafia Vekâletine bağlı olarak askere alınan azınlıkları Milli Müdafaa Vekâleti emrine aldırarak kendi emir kumandası altına soktu ve böylece onları imha edilmekten kurtardı.' (s. 419).

Jak Kamhi'nin adı, kitapta, 'Diyebiliriz ki, Mareşal Fevzi Çakmak Yahudilerin en büyük müdâfiiydi' cümlesinin sahibi olarak geçiyor.

Mareşal Çakmak'ın 'Nakşi' olması (Nakşi değil Mevlevi) gerçek bir sürpriz; çünkü onun en önemli askerî koltukta oturduğu dönemde tarikatlarla epey uğraşıldı. Şeyhi Küçük Hüseyin Efendi'nin vefatından sadece sekiz ay sonra meydana gelen 'Menemen Vak'ası' yüzünden, aynı tarikatın büyüklerinden Şeyh Esat Efendi ve müritleri muhakeme edildi. Birçok kimse idam edildi...

Ne diyelim; Musevilere kol kanat germeyi başarmış Fevzi Çakmak'ın Nakşilere (müslümanlara) fazla bir yararı olamamış...'

Gerçekten garip bir durum değil mi? Yahudilere, Mevlevilere destek çıkan Fevzi Çakmak müslümanlara niçin kol kanat germedi? Bu hal birçok yazarın ifade ettiği gibi, yoksa bir danışıklı dövüş müydü?

MASON MUYDU

Bu konuda kafası karışınlardan biri de Akit’ten Hasan Karaya... 30.8.2001 tarihli yazısında şöyle diyor:

'Bir yanda Şeyh Hüseyin Efendi’nin kabri, bir yanda 'beni şeyhimin yanına defnedin' diyebilecek kadar ona bağlı Mareşal Fevzi Çakmak’ın kabri!.. Tam ortasında ise Üzeyir Garih!..

Öyle bir 'tarikat' şeyhi ki; bir 'Müslüman Mareşal' de, bir 'Musevi işadamı' da onun müridi!.. Gel de, çık işin içinden!.. Öyle bir 'mareşal' ki;

Bütün 'şeyh'lerin, 'derviş'lerin ve de onların 'mürid'lerinin inim inim inletildiği, adeta 'köklerinin kazındığı' bir dönemde, o, 'Ankaravî Şeyh Küçük Hüseyin Efendi'ye mürid olabiliyor!..

'Şeyh ve derviş avı'nın amansızca sürdürüldüğü o dönemde, şeyh de hayatta, müridi de ayakta kalabiliyor!.. Gel de çık işin içinden!..

Acaba hangisi gerçek?.. Ya da; 'Yalan' olan hangisi?.. Şahsen ben, çıkamadım işin içinden!.. Öyle ya; Bir yanda 'tarikat şeyhi', öte yanda; biri 'Müslüman', öteki 'Musevi' iki mürid!.. Gelin de karışmasın kafanız... Gelin de sormayın:

Acaba Şeyh Hüseyin Efendi ve müridi Fevzi Çakmak da birer 'mason' muydu?'

GARİH’İN DİNLERARASI DİYALOG GAYRETİ

Üzeyir Garih’in 'Toprağı bol olsun' (Dinimize göre, gayrimüslime 'Rahmetli' 'Allah rahmet eylesin' demek küfürdür. Yani dinden çıkmaya sebeptir. Gayri müslim açıkca, müslüman olduğunu ilan etmedikçe müslüman sayılmaz. Gizli müslüman bile olsa ona rahmetli denilmez. Çünkü dinimiz zahire yani görünüşe göre hüküm verir.) en büyük özelliği bütün müslümanlara yakın olması, herkesle diyaloğunun iyi olmasıdır.

Zaten gizli Müslümanlığı da pek ciddiye alınmadı. 'Üzeyir Garih gizli din taşıyordu, aslında Müslümandı' türü bir yakıştırmanın rolü olmadığı belli. Böyle bir iddiaya yer yok. Garih'in 'inançlı' bir insan olması ona ilgi duyulması için yetti. Şeyh Küçük Hüseyin Efendi'ye ve Mareşal Fevzi Çakmak'a duyduğu özel yakınlık, belli ki, 'kişisel' ve 'Musevi cemaati' eksenli bir duyarlılığın eseriydi. (F.Koru, Y.Şafak - 3.8.2001)

Garih'in, bu diyalog ile yapmak istediği de Müslümanlar ile Yahudi ve Hıristiyanları yaklaştırmaktı. Yani üçünün karışımı bir din ortaya çıkartmaktı. Bunu yaparken maksadının ne olduğunu; iyi maktsatla mı kötü maksatla mı yaptığını bilemeyiz. Fakat gerçek olan dinler arası bir diyaloğun sağlanması faaliyeti idi. Bu diyalog faaliyetini İngilizler yürüttüğüne göre, acaba Garih İngilizlerin adamı mı idi? Fanatik Yahudiler bunun için öldürtmüş olabilirler mi?

Nitekim, MİT eski Daire Başkanlarından Prof. Mahir Kaynak, 'Eymür’ün iddiasına kesinlikle inanmıyorum. Türkiye’nin yaptığına bile inanmıyorum. Bu, Yahudilerin kendi aralarında yapmış olduğu iç çatışmanın bir sonucu olarak gerçekleştirilmiş bir cinayettir. Bunun dışında varılan her türlü kanaat spekülasyondur' değerlendirmesini yaptı.

Diyalogta hayli mesafe alındı

Üzeyir Garih’in diyalog faaliyetinde de en çok teması, Fethullah Hoca ile idi. Bu faaliyetten dolayı da Yaşar Nuri Öztürk’le beraber Üzeyir Garih’e Hoca Efendi ödül vermişti. Bu diyalogta hayli mesafe de alındı. Alınan bu mesafeyi Zaman Gazetesi'nden Hüseyin Gülerce şöyle dile getiriyor: (30.8.2001)

'Rahmetli Üzeyir Garih'in Neve Şalom Sinagogu'ndaki dinî törenine katılanlar, aslında tarihe tanıklık ettiler. 28 Ağustos 2001 tarihindeki bu törende siyaset, iş dünyası, medya ve sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri iki önemli tabloyu fark ettiler.

Gençliğimiz 'Yahudi düşmanlığı' ile geçmişti. Ama şimdi bir Musevi mabedinde, dost bildiğimiz bir insana vefa gösterme adına hiçbir zorlama altında kalmadan bulunuyorduk.

Demek ki diyalog ve onun temsilcileri çok önemliydi. Üzeyir Garih ismi dışında acaba başka kaç kişi bizi bu mabede getirebilirdi? Sayıları yüzü bulan Müslümanlar olarak bir sinagogun içindeki duruşumuzla kabullendiğimiz acaba neydi? Anlattığımız, anlatmak istediğimiz neydi?

Fark ettiğimiz ikinci tablo, bu Musevi mabedinin içinde bir dinlerarası diyalog sergileniyordu. Hahambaşı David Aseo, Fener Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos, Vatikan temsilcisi Georges Marovitch, Türkiye Ermenileri Patriği 2. Mesrob Mutafyan, İstanbul Müftüsü Necati Tayyar Taş aynı mabedin çatısı altındaydılar.

Bu iki tablonun canlı yayında enfes yorumlarla bütün dünyaya gösterilmesini ne kadar çok istedim bilemezsiniz.

Ancak vefasızlık edemeyeceğim için bu iki muhteşem tablonun öncü kahramanı, Neve Şalom Sinagogu'ndaki tören boyunca hiç aklımdan çıkaramadığımı sizlerle paylaşmak istiyorum.

Çünkü bugün dünya barışı için en önemli anahtar dinlerarası diyalog ise, bu diyalog için ilk adımı atma cesaretini gösteren insanı unutamayız.

Neve Şalom Sinagogu'ndaki törende hemen herkesle teker teker ilgilenen Türkiye Musevi Cemaati Onursal Başkanı Bensiyon Pinto, Ramazan Bayramı münasebetiyle 9 Ocak 2000'de gazetemiz Zaman'a şunları söylüyordu:

'Hocaefendi, yaptığı diyalog çalışmaları ile bizleri bir kez daha keşfetti. Hocaefendi, sadece Müslümanlar ile diğer dinler arasında değil, Musevilerin, Hıristiyanların, Süryanilerin, Katoliklerin bütün dinlerin arasında da bir kaynaşma süreci başlattı. Şimdilerde dinler arasında dostluk ve uzlaşma mesajları vermek kolaylaştı. Ama önemli olan ilk adımı atacak cesareti göstermekti...'

Türkiye Süryani Katolik Patrik Vekili Yusuf Sağ'ın aynı tarihli gazetemizdeki sözleri ise şöyleydi:

'Yıllarca Türkiye'de İslam ile Hıristiyanlık ve diğer dinler arasında sıcak ilişkilerin kurulması için ilk adımı atacak, bu cesareti gösterebilecek birini aradık. Bu dünyayı cehennemden çıkarıp, cennete çevirmek için beraber yaşamanın güzelliğini gerçekleştirecek biri çıkacak mı diye bekliyorduk. Beklediğimiz 1997'deki bir iftar yemeğinde gerçekleşti. Hayal dahi edilmeyen bir olayı gerçekleştirdiği için Sayın Fethullah Gülen Hocaefendi Hazretlerine bütün kalbimle sevgilerimi ve saygılarımı sunuyorum.'

Muhterem Fethullah Gülen, globalleşen dünyamızda, İslam, Hıristiyanlık, Musevilik hatta Hint ve Çin dinlerini de içine alacak şekilde gelişen diyaloğun mecburî bir süreç olarak işleyeceğine inanıyor. Dünyamızın, insanlığın gerçek özünü bulacağı bir bahara gebe olduğuna inanıyor. Bu baharın hazırlanmasında en büyük rolün de Türkiye'ye düştüğüne inanıyor.

Neve Şalom Sinagogu'nda, iki diyalog tablosunu seyrederken gözüm hep Sayın Gülen'i aradı. Cesur adımları, ne güzel buluşmalara sebep oluyordu.'

Bu nasıl güzellik anlamak mümkün değil. Müslümanın ve Hıristiyanın, Yahudi mabedinde onların ayinlerine katılmasının neresi güzel. Sütle şarap karışında ortaya çıkacak şey kimin ne işine yarayacak? Ayinler, ibadetler birlikte yapılacaksa, ayrı ayrı mabetlere ne lüzumu var. Yoksa diyaloğun nihayi hedefi bu mudur? Üç dinin mensuplarını bir yerede toplayıp ortak bir ayin şekli mi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor?

Bunu doğrulayan bir açıklama da Diyanet'ten gelmişti. Diyaloğun önde gelen savunucularından DİYANET İşleri Başkanı Mehmet Nuri Yılmaz, Papa'yla görüşmesinden sonra CNN TÜRK'e açıklamalar yaptı. Kendisine, bu 'diyalog'un niteliği soruldu: Diyalog iki dinin kurumları arasında bir tür 'diplomatik ilişkiler'le sınırlı mı olacaktı, yoksa, ilahiyat (teoloji) alanında da 'diyalog' geliştirilecek miydi? Diyanet İşleri Başkanı Yılmaz'ın cevabı: 'İlahiyat alanında da diyalog kurulacak. İslam ve Katolik ilahiyatçılar karşılıklı çalışmalar yapacaklar... (T.Akyol- 17.6.2000 Milliyet)


Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

SABETAIST ILCAZ ZORLU İLE SOHBET

Mesaj  Admin Bir Paz Mart 04, 2012 3:52 am



" ...Sabetaycıar, Osmanlı Devleti'nin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin kayıtlarına göre Müslümanlar. Ben, Müslüman olmadiklarını iddia ediyorum. Sabetaycılık, 17. yüzyılda ortaya çıkmış, Sabetay Sevi'nin kurduğu bir Yahudi tarikatıdır. Sabetaycılar, 17. yüzyildan 1920'lere dek Yahudiliğe bağlı kaldılar. 1924'te Karakaş Rüştü vakası yaşandı. Karakaş Rüştü, Ankara'da Millet Meclisine başvurdu ve Sabetaycılığı resmen mahkemelere sundu. Türkiye'de Sabetaycılık diye bir şey olduğunu söyledi ve bunun araştırılmasını talep etti. Konu, o zamanın Vatan, Vakit, Son Saat gibi gazetelerinde tartışıldı.

Fakat hiçbir sonuca varılamadı. Aynı tartışma 1937 yılında yeniden gündeme geldi. Ahmet Emin Yalman ve Yunus Nadi arasında bir tartışma geçti..
- Yunus Nadi de mi Sabetayistti sizce?
- Hayır ama sanıyorum eşi Berrin Nadi Sabetaycı idi. Sabetaycılar üç-dört örgütte etkinlik gösterdi: Mason locaları, İttihat -Terakki ve Bektaşi tarikatı ve ordu.
- Ordu mu?
- Evet.
- Bugün de orduda...
- Tabii. Bugün de orduda Sabetaycılar var ve Sabetaycı generaller var. Şimdi ben burada isim vermeyeceğim. ..
- Neden?
- Çünkü dava açılmasını istemiyorum. Onaltı tane hakaret davası açtılar. Çünkü Sabetaycılık bir hakaret gibi algılanıyor.

Halbuki bugün bir ordu komutanı ve bir kuvvet komutanı Sabetaycı kökenlidir. Ve bundan başka pek çok Sabetaycı kökenli kurmay subay var... CHP, kendisini İttihat ve Terakki'nin devamı olarak görüp, devrimci bir kimlik edindiğini söylüyor. Ben de bu devrimci kimliği Sabetaycıların ortaya çıkardığını ve Türk siyasetini şekillendiren önemli bir faktor olduğunu söylüyorum. Solcular biraz kızacak ama, işin gerceği, Türkiye'deki sol hareketi kuranlar Sabetaycılardır. Mustafa Suphi ve Şefik Hüsnü Sabetaycıdır. Yalçın Küçük'ün Tekelistan adlı kitabına da bakmanızı öneririm.

- Turkiye'de solculuğun temellerini Sabetaycılar attı diyorsunuz?
- Elbette. Yıdız Sertel'in annesi Sabiha Sertel Sabetaycıydı, zaten kızı anılarında bunu anlatıyor. Derviş ailesinden gelen önemli insanlar var ve bunlar Yıldız Sertel'le akrabalar. Ben size şu anlattıklarımı mahkemelere delil olarak sundum, o açıdan bir problem yok.
- Bu söylediğiniz, Atatürk'ün Sabetaycı olmadığı anlamına mı geliyor?
- O konuya hiç girmeyeceğim çünkü bu konuda elimde kesin veriler yok, araştırıyorum. . Yalnız, Ahmet Emin Yalman'ın Mustafa Kemal'le 1927'de yaptığı röportajda, Yalman şunu söylüyordu "Sizin hayatınızı etkileyen iki öğretmen var. Biri benim babam, öteki de Şemsi Efendi'ydi." Şemsi Efendi, benim büyükbabamın büyükbabasıdır.

Atatürk'ün ilk öğretmeni Şemsi Efendi bir hahamdır ve benim ailem de 17 kuşak boyunca bir haham ailesi olarak gelmektedir. Bu arada, Ahmet Emin Yalman da Sabetaycıdır. Atatürk Sabetaycı değildi ama şu bir gerçek ki Atatürk, Sabetaycı kültürün içinde yer almış bir insandı.

- Eğer size Rahşan Ecevit'in Sabetaycı olduğunu soylememi istiyorsanız, tamam Rahşan Ecevit Sabetaycı kökenlidir; ben size bunu söyleyeyim, siz de yazın fakat..
- Hayır, benim böyle bir beklentim yok..
- Size biri "Sırf adamın biri bunu soyledi diye nasıl yazarsın?" diye sorabileceği için ben size 1924 mubadelesini anlatmak zorundayım. 1924 mubadelesinde Rahşan Ecevit'in ailesi ve benzeri aileler Selanik'te ve civarında bulunan mal varlıklarına karşılık İstanbul - Ankara - Izmir'de mülk alamadıklarından, Cumhuriyet devrinde bir komisyon kurulmuş [Muhtelif Mübadele İşleri Komisyonu] ve bu komisyon tarafindan kendilerine Şebinkarahisar'dan toprak verilmiştir.

Şimdi bu hanimefendi "Ben şebinkarahisarlıyım " diyor. Ve kendileri gidip Şebinkarahisar'da oturmamıştır. Çiller'e gelelim: Geçenlerde DYP'den beni aradılar, soruyorlar "Tansu Çiller Sabetaycı mı?" Tansu Çiller'in babası, Mustafa Necati Çiller'di galiba adı, 1924 mübadelesi sırasında ya Son Saat ya da Vakit gazetesinde muhabirdi ve Karakaş Rüştü'yu birebir izleyen biriydi. Cemaat tarafindan görevlendirilmişti. Demek istediğim, bir kişinin Sabetaycı olması, ille de bir dinî inancı sürdürmesi demek değil, o kültürün içinden gelmesi demek.

Mesela, bir Sabetaycı hiçbir zaman İslam'a inanamaz, bu mümkün değil.
- Bu durumda Kemal Derviş..
- Kemal Derviş 'in Sabetaycı olduğunu, şimdi size bir makale vereyim ve hemen.. Kemal Derviş, İsmail Cem , Rahşan Ecevit ve Can Paker dörtlüsü.. Can Paker'le ben akrabayım. Can Paker'in eşi olan Mihriban hanım , benim annemin teyzesinin oğlu olan Yaşar Malta'yla Yeni Tekstil diye bir şirkette ortak. Size sözünü ettiğim birçok insanla da akrabayım zaten, yani size verdigim bilgilerin çoğu aile kaynaklarından geliyor, asparagas değil.

... Halil Bezmen 1994'te Amerika'ya gitti ve "Ben Yahudi'yim, Turkiye'de baskı görüyorum" dedi. Halil Bezmen mesela Kürt olsaydı, Amerika'da "Ben Kürt'üm, baskı görüyorum" deseydi ne olurdu? Devlet Güvenlik Mahkemeleri Halil Bezmen hakkında dava açardı ve vatandaşlıktan çıkarılması için uğraşırlardı. Hiçbir DGM, Halil Bezmen'in "Ben Yahudi'yim ve baskı görüyorum" lafinı bir suç kabul ederek dava acmadılar.

Çünkü açamazlardı.
- Neden?
- Çünkü, Turkiye'de uzun yıllar ceza davalarında bilirkişi olan Prof. Dr. Sahir Erman Sabetaycıydı. Size verdiğim, Şişli Terakki Lisesi'nin Vakfi'nın genel kurulunu gösteren belgeye dikkat edin. [Terakki Vakfi Genel Kurulu'nu gösteren iki sayfalık bir broşürde vesıkali fotoğrafları bulunan üyelerden söz etmeye başlıyor.] Vakfin Baskan Yardımcısı Bülent Tanla şu anda CHP'de ikinci adamdır. Yan tarafta Prof. Dr. Hasan Erman'ın fotoğrafı görülüyor; sözü geçen Sahir Erman'in oğludur Hasan Erman ve İstanbul Üniversitesi'nde öğretim üyesidir.

1972'de İnönü'yü deviren raporu yazan Prof. Dr. Ahmet Yücekök'ü görüyoruz sayfanın altında; o da şu anda aktif olarak siyasetin içinde. Arka sayfanın başında, Kemal Derviş'in yakın dostu Asaf Savaş Akad var, Sabetaycıdır kendisi. Ah, Can Paker de bu okulda, ne tesaduf! Asağıda, TESEV'in çok önemli bir üyesi ve Türkiye Sabetaycılarının siyasi örgütlenmesini sağlayan adamlardan biri olan Prof. Dr. İlter Turan 'la karsilaşıyoruz. Bu insanların cok kısa sürede yükseleceklerini ve Türkiye'de çok önemli yerlere geleceklerini, Jarusalem Report dergisine yazdım.

- Madem öyle, kaç Sayetayist olduğunu soyleyin.
- Ben, 1924'te 25 bin Sabetaycı geldiğini biliyorum. Bugüne kadar da toplam nüfusun 100 bin civarına ulaştığını tahmin ediyorum.
- 1970'lerden itibaren CHP icinde bir degisim yasandi. İsmet İnönü'nün ekibine karsi Rahşan Ecevit bir ekip kurdu. Bu ekibin önde gelen isimleri Bülent Tanla , İlter Turan ve Ahmet Yücekök'tü. Rahşan hanım, o tarihte, pek çok Sabetaycıyı biraraya getirdi. IMF heyetinde de Türkiye'de de Kemal Derviş'ten çok daha iyi iktisatçılar olduğu halde Kemal Derviş getirildi çünkü Rahşan hanımın istediği biriydi ve Sabetaycıydı. 12 Eylül'de kaç tane Sabetaycı tutuklandi bakalım. İsmail Cem o zaman aktif olarak siyasetin içindeydi, tutuklanmadı.

Bulent Tanla tutuklanmadı. Haklarında dava dahi açilmadı.
- Ordu bilerek mi tutuklamadı yani?
- Askerlerin icinde de Sabetaycilar var. Mesela geçmişteki Genelkurmay Baskanlarindan Refik Tulga Sabetaycı kökenliydi. Belki de ailesi bunu yalanlar. Burada ciddi bir problem var: Bir Sabetayci, "Ben Sabetayci degilim" diyebilir. Mesela, Orhan Pamuk, Aksiyon dergisinde açıklama yapiyor ve "Ben Sabetayci değilim" diyor. Bu bey, eski Istanbul Valisi Muhittin Ustundağ'in akrabasıdır. Yalçın Kücük'ün söylediği çok ilginç bir şey var. Diyor ki " Türkiye'de bir insanın bir yere gelebilmesi için Sabetaycı olması gerekiyor." Ben de buna katılıyorum.

- Orhan Pamuk'un "buyuk romanci" olmasinin yaninda AB vb. Konularda beyanatlar vermesi sizce, Sabetayci olusuyla mi alakali?
- Sorarim size, mesela Can Paker kimdir? Henkel adli firmanin genel müdürüdür. Isadami degildir, maasli müdürdür. Can paker ayni zamanda TESEV'in baskanidir. Bu beyefendi her hafta NTV'ye cikiyor, neden sizce? Cunku NTV'nin sahibi Sahenk ailesidir. Sahenk ailesi Nigdelidir, ama Selanik gocmeni bir ailedir. Osmanli Bankasi ve Garanti Bankasi da bu grubunudur ve demec verebilecek bircok adamlari oldugu halde neden Can Paker'i her hafta agirliyorlar ? Çünkü, Can Paker geleceğin basbakanı olarak yetiştirilen bir Sabetaycıdir.

- Can Paker başbakan olacak öyle mi? Bu kadar basit mi sizce?
- Evet. Bakın, Turkiye bu kadar basit yonetiliyor. 200 milyar dolara yakın iç ve dış borcu olan bir ülke, eğer öksürmek icin Amerika'dan izin alıyorsa ve bugün Türkiye'de yaşayanların coğu bir şekilde kapağı Amerika'ya atıp çoluğumu çocuğumu Amerika'da okutayım diye dua ediyorsa, Türkiye'de İngilizce eğitim veren okullardan cıkan insanlar birinci sınıf, geride kalanlar ikinci sınıf vatandaş oluyorsa, siz bunu seçseniz de secmeseniz de bu olur. Ya seçimle olur ya da 28 Şubat sureci gibi, Cevik Bir gibi Sabetaycı bir subayın yaptığı bir hareketle...

- Bir saniye siz Çevik Bir'e Sabetaycı mı..
- Evet, bunu kendisi açıkladı zaten. Şimdi bana öyle sorular soruyorsunuz ki şaşırıyorum. Yalçın Küçük de Çevik Bir'in Sabetaycı olduğunu ima ediyor ama açıkça soylemiyor. Çünkü çekiniyor. Ben bunları söylüyorum cünkü bir akademiye bağlı değlim, bir cemaat tarihçisiyim.
- Söylediklerinize göre, Türkiye'de Sabetaycı bir siyasi ekip ve onların bir siyasi projesi var. Anladığım kadarıyla da Türkiye'nin ekonomik bunalımndan istifade etmeye dayalı bir proje bu ve pek de hayırlı değil... Şimdi neden bu durum açığa vurulmuyor?

- Çünkü Sabetaycı kökenli politikacılar çok büyük miktarda para dağıtıyorlar . Mesela, çok merak ediyorum TESEV adli vakıf ABD hükumetinden ya da ABD'deki sivil toplum örgütlerinden ne kadar para alıyor ve bu paralarla kimlere iş yaptırıyor? TESEV'in desteklediği bazı gazeteciler var. Bunlardan biri kim biliyor musunuz? Can Paker'in kizkardesi olan Canan Barlas'in kocasi Mehmet Barlas.
- Mehmet Barlas şu anda Yeni Şafak'ta yazıyor ve gazete içinde muteber bir konumda. Eşi Sabetayist olduğu için Sabetayist kültürle yakından ilişkili olduğunu söylüyorsunuz yani Mehmet Barlas'ın?

- Evet, bunu söylüyorum.
- Mehmet Barlas'la Yeni Şafak arasındaki..
- Bunu bana sormayın, Mehmet Barlas'a 10 bin dolar maaş veren Yeni Şafakın idarecilerine sorun.
- Sizin yorumunuzu soruyorum. Yani İslamcilarla. .
- Bakın, Türkiye'de birinci sınıf vatandaşlar ve ikinci sınıf vatandasşar var. Diğer ayrımlar bunun gerisindedir. Amerikalilar, her ülkede kendilerine destek olacak adamları bulurlar, seçerler. Bu insanlarla birtakım maddi ilişkiler kurarlar, ABD'de yaşama imkanı ve benzeri avantajlar sağlarlar. Sadece Türkiye'de değil, her yerde böyledir. Türk halkı, kendisinin bağımsız olduğu gibi yanlış bir inancı taşıyor.

Halbuki bağımsızlık maddiyatla olur. Libya Lideri Muammer Kaddafi " 28 Şubat sürecinde Sabetaycıların parmağı var " dediğinde bu adamlar Libya'yla ilişkileri kesmeye kalktılar. Aynı askerler, Çevik Bir Amerika'da Yahudi olduğunu soylediği zaman neden bir şey yapmadılar? ... Bosna olayı benim çok ilgimi çekmişti. Avrupa'nın ortasında bir soykırım yapıldı ve buna İngilizler karşı çıktı. Teatcher, "Bu bir soykırım" dedi ama Avrupalılar hiçbir şey yapmadı. Bugun Sirbistan'in AB'ye girmesi tartışılıyor.
-Turkiye'deki Sabetayistleri müthiş bir guç odağı olarak sunuyorsunuz. Bu insanlarin karşısında yer alan bir başka güçlü unsur yok mu?

- Var, mesela Çerkezler var.
- Nasıl yani?
- Devlet yonetiminde görev alan Çerkez kökenli insanlar var. İdeolojik bir ayrım yapmak gerekirse... Sabetaycıların karşısında onlar kadar kuvvetli hiçbir kesim yok... Yeni Şafak'ta üç kişi var, bunlara dikkat edin. Bunlardan biri Cengiz Candar 'dir, Sabetaycıdır ve bunu Salom gazetesine verdiği beyanatta belirtmiştir. İkincisi, Mehmet Barlas . Üçüncüsü de annesi Sabetaycı kökenli olan Nazlı Ilicak 'tır. Bütün bunları anlatmanın durumu değistirmeyeceğini de belirtmek gerek. Kimsenin umursadığı da yok zaten. Bana öyle acayip mektuplar geliyor ki.Size bir çırpıda dört tane Sabetaycı diışişleri bakanı sayabilirim: Tansu Çiller, İsmail Cem, Emre Gönensay, Coşkun Kırca . Kürtler de dahil hiçbir etnik grubun dört dışişleri bakanı yok.

Çünkü böyle bir organizasyon yok... Şükrü Sina Gürel Sabetaycıdır, istediği kadar değilim desin. Rahşan hanım, Golda Meir 'e benzer...

Sabetayciları bilmeden, güçlerini ve tesirlerini hesaba katmadan, Türkiye'nin siyasi yapısını, resmi ideolojisini anlamak, zihinlere takılan sırların içyüzünü fehm etmek mümkün değildir. Bu konuya, ciddi ve ilmi araştırmalar seviyesinde yaklaşmadan, yakın tarihimizi çözmek mümkün olamaz... Kitapta "Yahudi" ya da "Sabetayci" oldukları iddia edilen isimler şunlar:

Tanzimat Başvekillerinden Ahmet Vefik Paşa'nin dedesi, Kıbrıslı Kamil Pasa, Halide Edip Adivar 'in babasi Mehmed Edip Bey , Ziya Gökalp 'le birlikte Türkçülük yapan Alp Er (Asil adi Mohiz Kohen), Maliye nazırı Cavit bey, Ahmet Emin Yalman, Abdi Ipekçi , DP dönemi bakanlarından Emin Kalafat , Halil Bezmen , Akın Birdal'a suikast düzenleyen Tufan Güraltay... ( Mehmet Şevket Eygi 'Yahudi Türkler Yahut Sabetaycilar' ZVI-Geyik Yayynları )

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

ILGAZ ZORLU (Yazar) 1969

Mesaj  Admin Bir Paz Mart 04, 2012 3:55 am

Cem’in dedesi Haham!
"Evet, Ben Selanikliyim" adlı kitabıyla tanınan SABETAYCI ILGAZ ZORLU, Cumhurbaşkanlığı tartışmalarını basına anlattı... Ilgaz Zorlu, "İsmail Cem İpekçi, köklü bir Sabetaycı aileye mensuptur... Büyük dedesi Haham’dır ve Sabetay Sevi’nin de yakın arkadaşıdır" dedi.
KARAKAŞLAR, KAPALI BİR KUTUDUR
"İpekçi, Karakaşlar kolundandır. Bu grup çok kapalı olduğu için size fazla bir şey söyleyemem. Ancak, Sabetaycılığın felsefesine ve ruhuna en sadık gruptur. Dıştan bakıldığında müslüman gibi görünürler, ama içlerine girdiğinizde Yahudi inancını desteklediklerini görürsünüz. Bunlar açık açık konuşulmalıdır. Aksi halde, gerçek ortaya çıktığında zor durumda kalınır. Kim olursa olsun, Sabetaycı biri bütünleştirici olmalıdır. Coşkun Kırca gibi, İslamcılara karşı çok açık bir tavır alınırsa, bu, hem cemaate, hem de Türkiye’ye zarar verir."
- Bağlı bulunduğunuz cemaatin içinde ilk defa siz ortaya çıkarak, bugüne kadar Sabetaycılıkla ilgili bilinmeyen gerçekleri kamuoyunun gündemine taşıdınız. Neden ortaya çıktınız ve cemaatin bilinmeyen gerçeklerini bütün ayrıntılarıyla anlattınız?
- "Ben Sabetaycıyım, fakat bu kimliğimi uzun yillar Türkiye’de açıkça ortaya koyamadım. 400 senedir çok önemli isimlerin içinden çıktığı bir cemaatin mensubuyum. Bu cemaatin mensuplarının Türkiye tarihinin şekillenmesinde önemli rolleri oldu. 1924 Türkiye’sinde Türkiye’nin kuruluşunda Sabetaycıların çok ciddi rolleri var. Bunun için geriye dönüp baktığımızda ittihat Terakki dönemi hareketinin bir Sabetaycı hareketi olduğunu görüyoruz. Bunu her zaman ispatlamak mümkün. Hareket ordusu kalkıp Selanik’ten geliyor. İlk Mason locaları Selanik’te kuruluyor. Demiryolları Selanik’te, isçi hareketleri Selanik’te. Selanik’te ne var, Sabetaycılar var. Ben büyük bir sorunu tespit ettim. Sabetaycı olanlar, Sabetaycılığın ne olduğunu bilmiyorlar, en büyük problem burada. Kitaba ilgi olduğu için mutlu oldum ama ben bu kitabı aslında kendi cemaatim için yazdım. Çünkü cemaatten gizleniyordu gerçekler. Cemaatin 90’lardaki temel felsefesi suydu: Bu konuyu konuşmayalım. Bu konu kapansın. Nasılsa Türkiye’de bir noktaya geldi, pota olarak oluştu."
LAİKLİĞİ DİN HALİNE GETİRDİLER
- Cemaate ağır eleştirilerde de bulunuyorsunuz. Eleştirilerinizin en önemli noktasını cemaati temsil eden kişilerin katı laiklik anlayışı.
- "Cumhuriyete karşı değilim, ben demokrasiye karşı değilim, ben laikliğe de karşı değilim. Ben bu kavramların olması gibi yerine oturmasını istiyorum. Laiklik bir din değildir, fakat Sabetaycılar laikliği bir din haline getirdiler. Aşırı insanlar görüyoruz bugün Türkiye’de. Bu insanlar cemaati temsil etmiyorlar. Yaptıkları sadece kendilerine bağlaması gerekiyor. Fakat böyle olmuyor. Kavgalar bizim cemaatimizin yok olmasına neden oluyor." - Sabetaycılık nasıl doğdu? - "Sabetaycılık 1700’lerden sonra 1800’lerin sonlarına kadar olan 150 senelik süre içerisinde tamamen kapalı bir şekilde yaşamış. 3-4 kuşak sonra insanlar Sabetaycılığın temel felsefesini kaybettiği için bu insanlar bir nevi ortada kaldılar ve bir nevi arayışlara girdiler. Başta Yakubi Cemaati olmak üzere Selanik’in batıya yakın olma özelliğinden kaynaklanarak Fransa’ya öğrenci göndermeleri başladı. Fransa’ya giden öğrenciler döndükdüklerinde Fransız ihtilalinin düşüncelerini getirdiler. Sabetaycılık içinde bunlar bir grup haline geldiler ve Sabetaycılar içerisinde bölünme başladı. Bu bölünmeler bir süre sonra cemaatin yenilikçilerin eline geçmesine neden oldu. 1900’lerin başına geldiğimizde Yakubiler ve Kapancılar’daki dini teşkilat hemen hemen yarı yarıya çökmüştür. 1900’lü yılların başında ise Yakubi ve Kapancılar’ın dini esaslara göre yönetildiklerini söylemek mümkün değil. Karakaşlar için aynı şeyi söylemek mümkün değil. Onlar halen devam ediyorlar dini düşüncelerine. Halen organizeler ve halen din adamları yetiştiriyorlar. Fakat ben Yakubiler’in ve Kapancılar’ın bu dini organizasyonlarının bittiğini düşünüyorum."
- Türkiye Cumhuriyeti topraklarına gelişleri de ilginç galiba.
- "Türkiye’ye Lozan Anlaşması’nda yer alan mübadele hükmü gereğince geldiler. 1925’te geldikleri zaman, Türkiye küçük bir ülke değil büyük bir ülke. Fakat ülkenin nüfusu kalifiye değildi. Savaşlarla yokolmuş, Anadolu harap halde, perişan. İstanbul, İzmir, işgalden yeni çıkmış. Ve buraya bir topluluk geliyor. Bu topluluğun rakamının 25 bin olduğunu düşünüyorum. Bu topluluktaki insanların hepsi yurtdışında okumuşlar, her biri birkaç lisan biliyor. Hepsi burjuvaziyi oluşturmuş, işadamı kökeninden geliyor. Sanayiciler var aralarında Bezmenler, İpekçiler örneğinde olduğu gibi. Bu insanlar Türkiye’ye geldiğinde ülke onlar için bomboş bir alan. Bu nedenle çok kısa zamanda Türkiye’de belirli bir yerlere gelmeleri rastlantı olmadı."
- Türkiye’de köşebaşlarını nasıl ele geçirdi Sabetaycılar?
- "O dönemde basın ellerine geçti. Akşam bugünkü Bilgin ailesinin elinde, Yeni Asır ise yine Bilgin ailesinin. Vatan Gazetesi Ahmet Emin Yalman’ın elinde. Yalman Yakubi’dir. Tan gazetesinin sahibi Serteller’e bakınca onlarda Sabetaycıdır ve Kapancı koluna mensuplardır. Bu ekolden gelen sol tandasta Ahmet Emin Yalman’ın yanında yetisen Abdi İpekçi’yi görüyoruz. Yalman’ın çizgisindeydi. Basın Sabetaycıların Türkiye’de etkinlik kazanmasında çok etkili oldu."
- Sabetaycılar’ın nüfus kağıtlarında Müslüman yazıyor, gerçekte Müslüman mısınız?
SABETAYCILARIN ÇOĞUNUN DİNİ LAİKLIKTİR
- "Müslüman değildir Sabetaycılar, çünkü Müslümanlığı hiç görmediler hiç yaşamadılar. Belki içlerinde çok az tarikata girmiş insanlar olabilir. Ama bunlar hiçbir zaman İslam dinine gerçek anlamda inanmadılar. Yahudi kabalizmine bağlı inançlarını sürdürdüler. Laiklik bu insanlar için bir düşünce olarak hep varoldu. Bunu bir din haline getirdiler. Bana göre Sabetaycıların dini laikliktir. Ben cemaatin en başındaki insanlara şunu söylemek istiyorum: Sabetay Sevi’nin cemaatin yaşaması için verdiği emirler ortadayken, bir Yahudinin yok olmaması için verilen emirler Tevrat’ta verilmişken, nasıl ki Sabetaycı hahamlar veya Sabetaycı ileri gelenler bu işin bitmesi hakkını kendilerinde görebiliyorlar. Işte ben buna karşıyım. Başta yalnızdım. Fakat cemaatin içinde bu kitabı okuyan, benim gibi düşünen insanlar var. Bugün Sabetaycıların içinde büyük bir gençlik grubu bu işin bitmemesini, Sabetaycıların kendi inançlarını sürdürmelerini istiyorlar. Kitapta amaçladığım en önemli noktalardan biri de şuydu. Sabetaycılar 70 sene boyunca hiç tanımadıkları bir grupla düşman oldular. Onlar İslamcilardı. Hiç tanımadılar bu insanları. Çünkü Sabetaycılar Anadolu kökenli bir topluluk değil. Anadolu kökenli bir topluluk olmadıkları için Anadolu’nun içinde meydana gelen olaylardan bihaberler. Yaşadıkları çevreler Nişantaşı-Maçka-Osmanbey üçgeni. Bu üçgen içinde yaşamış insanlar nasıl kalkıp da diğer insanlara düşman olabilirler. Çünkü Sabetaycıların önüne getirilen olaylar 1930’ların Türkiye mantığıdır. 30’ların, 40’ların Türkiye’si çok açık söylemek gerekiyor, kuvvetli bir iktidarın oldugu bir yönetimdir. Iktidarın insanlara belirli ideolojileri bastırarak kabul ettiği bir dönemdir."
- Sabetaycıların Türkiye’ye gelişinin üzerinden 75 yıl geçti. Türkiye’deki Sabetaycılık şu anda hangi noktada? Cemaatin ideolojik tercihleri nasıl?
- "Şunu çok çok açık olarak söylüyorum, Yakubi ve Kapancılar’ın arasında dini taraf hemen hemen çok azalmıştır. Kendi cemaatim olan Kapancılar Şişli Terakki yolsuzluğunda olduğu gibi, cemaatin bir takım vakıf mallarını ele geçiren hırsızlar, cemaat adına bir takım kararlar vererek, kendilerinin hem Sabetaycı olduğunu kabul etmemektedirler, hem Sabetaycı vakıf malları üzerinde tasarrufta bulunmaktadırlar, olay tamamen paraya dönmüştür."
YOLSUZLUKLAR CEMAATE KAN KAYBETTİRİYOR
- "Cemaatteki en acı olay Halil Bezmen olayıdır. Çünkü Halil Bezmen cemaatten ve piyasadan topladığı muazzam bir servetle ABD’ye kaçmıştır. Zaten ben inanıyorum, Şisxşli Terakki Lisesi’nin yöneticisi olan insanlar da uzun vadede aynı şeyi yapacaklar. Bu insanlar, bir çizgi çiziyorlar Türkiye’de. Bu genelde Kemalist bir çizgi. Fakat bunu yaparken, sol partilerde yer alıyorlar. Fakat bunu yaparken cemaatin içerisinde bir takım olayların içerisine giriyorlar. Şişli Terakki Lisesi’nde bağlantılı olmayan kişiler sadece Sabetaycı oldukları için okul yönetimindeler. Orası bir cemaat okuludur. 2000’li yıllarda Sabetaycılığın cemaat organizasyonu kaybolduğu için bir takım mallarını ele geçiren kişiler, kendilerinin cemaati yönetiyormuş izlenimine kapılarak, kendi istediklerini yapıyorlar."
- Sabetaycılık yıllar geçtikçe nasıl nesilden nesile geçiyor? Dini eğitim cemaat içerisinde nasıl veriliyor?
- "Sabetaycıların içerisinde her zaman din eğitimi konusu çok önemli. Dini eğitim bugün sabetaycılarda veriliyor, kimse verilmiyor diyemez. Nerelerde verildiğini de biliyoruz, kimlerin verdiğini de biliyoruz. Bence bu vicdani bir olaydır, insanlar istedikleri gibi dini eğitim alabilirler. Karakaşlar’da da, Yakubiler’de de, Kapancılar’da da dini eğitim veriliyor. Bunun haricinde yurtdışında yaşayan pek çok Sabetaycı var ki, bunlar zaten yahudi cemaatlerine başvuruyorlar ve orada yahudilik eğitimi alıyorlar."
- Dini eğitim noktasında Sabetaycılık ile yahudilik arasında paralellik var mı?
- "Hayır yok. Türkiye’deki yahudiler kendi eğitim kurumlarına Sabetaycıları kabul etmiyor."
- İsrail devletinin Sabetaycılara bakış açısı nasıl?
- "Bence bunu İsrail Başkonsolosu’na sorun. İsrail Sabetaycılık konusunda konuşmuyor. Çünkü bu onlar için vicdani bir hatadır. İsrail bugün dünyada yahudi düşmanlığından ve anti-semitizmden şikayet eder. İsrail devletine şunu söylemek istiyorum. Başkalarından beklediğiniz hoşgörüyü siz de Sabetaycılara gösterin. Sabetaycılara karşı hiçbir hoşgörüsü hiçbir destekleyici tutumu yoktur. Sabetaycıları dini olarak hiçbir şekilde kabul etmemektedir."
İSRAİL İÇİN SABETAYCILAR SAVAŞMAYA GİTTİ
- Yani Sabetaycılar İsrail’in çıkarları doğrultusunda çalışan bir dini grup değil size göre?
- "Hayır bu olamaz. Şöyle bir olayı görmek lazim. Sabetaycılık felsefe olarak Ortodoks Yahudiliğinin dışında olan bir olay. Bu noktada ulaşma mümkün değil. Sabetaycılar mistik yahudilerdir. İsrail de mistik Yahudiyi dışlayamaz benim iddiam bu. Sabetaycılar hiçbir zaman açıkça İsrail’i desteklemedi. Fakat bazı Sabetaycılar destekledi. Bazı Sabetaycılar İsrail devleti için savaşmaya bile gittiler. İsrail’in Ramle kentinde bugün yahudi olan çok sayıda Sabetaycı yaşamaktadır."
- Masonlukla Sabetaycılık arasındaki bağlantı nedir?
- "Çok fazla sayıda Sabetaycı mason tanıdım. Ben şunu gördüm. Masonluk bir anlamda Sabetaycılar için bir din haline gelmiş. Bir dinin seromoni kısmını masonlukta buluyorlar. Nitekim pekçok Sabetaycının da mason olmasının sebebi bu."
- 50 sonrasında dönem dönem Sabetaycıların hangi siyasi akımları desteklediği konusunda nasıl bir tablo karşımıza çıkıyor?
- "Cemaat direkt olarak hiçbir partiyi desteklemedi. Gruplasma kalktığı için böyle bir destekleme olmuyor açıkça. 2000 yılına giriyoruz, bugün sabetaycılar birbirinden habersiz. Cemaat kararı alarak destekleme olmamıştır ama, aynı kültürel evreni paylaşan insanların, aynı siyasi eğilimleri gösterdiği konusunda kuşku duymuyorum. Bu zaten bilimsel olarak üzerinde çalışılan bir konu. Demokrat Parti döneminde Fatin Rüştü Zorlu Sabetaycıydı. Demokrat Parti deneyimi 60 ihtilali ile bozulmuştur. Cemaat 60 ihtilalini desteklemiştir. 70’lerde siyasi sahneden biraz biraz çekilmeye başladılar. Çünkü siyaset Anadolu kökenli bir hal almıştır. 1930’ların elitist halktan kopuk devlet adamı fikri halkın daha fazla katılımının olduğu döneme bıraktı. 70’lerde büyük sol hareketlerin içinde Sabetaycıların oldugunu görüyoruz."
- 12 Eylül darbesinin ardından cemaatin siyasi tercihleri hangi doğrultuda oldu?
- "80’lerden sonra Sabetaycılık Özalizmle bağdastı. Özal’ın Sabetaycıları çok ciddi olarak etkilediğini görüyorum. Ondan sonra zaten Türkiye’nin siyasi ve ahlaki yapısı değişmiştir. Sabetaycılar Özalizmin içinde erimişlerdir.!"
İPEKÇİ AİLESİ HAHAMLIK DAHİ YAPMIŞTIR
- Son ayların en önemli konusu olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerine gelirsek, DSP’nin adaylarından İsmail Cem ile ilgili yapılan yorumlar Sabetaycı olduğu yönünde. İsmail Cem Sabetaycı mıdır?
- "Evet Sabetaycıdır. Cumhurbaşkanı adayları arasında yer alan çok kıymetli İsmail Cem’in kendisi pek kullanmasa da İsmail Cem İpekçi, İpekçi ailesine mensuptur. Dini geçmişi olan ve cemaat içinde hahamlık yapmış bir ailedir. Sabetay Sevi’nin çok yakınında yer alan bir kişidir İpekçi’nin ailesinin en başındaki isim. Cem’in yanısıra adaylık tartışmalarının başladığı ilk günlerde ismi gündeme gelen başka Sabetaycılar da vardi. Büyükbabası hem haham, hem Mevlevi şeyhi olan Emre Gönensay. Ve her ne kadar Sabetaycı olduğunu reddetse de, geçmişte bir Fransız gazeteciye Sabetaycı kökenini itiraf ettiğine dair bilgi gelen Coşkun Kırca. Bu isimleri saymakta hiçbir beis görmüyorum. Çünkü, bunları Yahudi cemaati de açıklamıştır, bu cemaatin önde gelen isimlerinden Hario Ocalyo da açıklamıştı. Şahit onlardır."
- Sabetaycı bir ismin Cumhurbaşkanlığı’na sıcak bakıyor musunuz?
- Ben şuna karşıyım. Yahudi cemaatinin içinde aman şuna, aman buna karışmayalım, konuşmayalım. Ben açıklıktan, her şeyin açıklıkla konuşulmasından yanayım. Yalan söylendiğinde, gerçekler saklandığında, gerçekler bir şekilde ortaya çıkacak. Gerçekler ortaya çıktığında da zor durumda kalacaksınız."
EĞER İSMAİL CEM CUMHURBAŞKANI OLURSA...
- "Eger bir Sabetaycı Türkiye’de Cumhurbaşkanı olursa, ben buna sevinirim. Fakat benim sevincimin devam edebilmesi ve benim ve diğer Sabetaycıların da mutlu olabilmesi için, Cumhurbaşkanlığı makamına gelecek olan Sabetaycı kişinin, öncelikle devletin içerisinde bütünleştirici özelliği olması gerekir. Eğer bu kişi 1930’ların elitist mantığıyla yaklaşırsa ve Coşkun Kırca örneğinde olduğu gibi İslâmcılara karşı çok açık bir tavır alıp, bir takım başka siyasi hesaplar yaparsa, hem cemaate zarar verecek, hem de Türkiye’ye zarar verecektir. Eğer İsmail Cem Cumhurbaşkanlığı seçimini kazanırsa, Türkiye’de yaşayan Sabetaycı bir vatandaş olarak Çankaya Köşkü’nde nasıl cuma namazlarına sayın Demirel gidiyorsa, Cumartesi günleri de Çankaya Köşkü’nde Sabak Defilesi yapılması için ben bizzat Cumhurbaşkanlığı’na ve Meclis’e başvuracağım. Bunu çok arzu ediyorum. Hatta Cumhurbaşkanı’nın Yahudilerin dini bayramlarının olduğu günlerde, çalışmaması gerektiğini düşünüyorum. Hatta hatta, sayın Cumhurbaşkanı’nın bu takdirde kafasına kipa takarak dolaşması da gerekebilir. Çünkü bu onun dini inancıdır, bunu yapması gerekir. Sabetaycı Cumhurbaşkanı bunu yaparsa Türkiye’de diğer insanlar ne yapar, bu da ayrı bir konu olur."
-Ismail Cem Ipekçi’nin cemaat içindeki konumu nedir? Cemaatin hangi koluna mensup? - "Sayın İpekçi, Karakaşlar kolundan. Karakaşlar grubu çok kapalı bir grup olduğu için size fazla bir şey söylemem çok zor. Karakaşlar Grubu Sabetaycılığın felsefesine ve Sabetaycılığın hâlâ organizasyon olarak devam etmesine en sadık grup. Ipekçi ailesi hakikaten hususiyeti olan bir ailedir. Ailenin geçmişinde çok dindar insanlar da çıkmıştır. Böyle bir dini ortamda yetişen bir kişinin kalkıp da dindışı hareket etmesi biraz zor gibi gözüküyor. Karakaşlar hiçbir zaman açık olmadılar. İnsanlarla Sabetaycılıkları konusunda hiç konuşmazlar. Dışarıdan baktığımızda Müslüman gibi gözükürler. İçlerine girdiğiniz zaman kuvvetli bir Yahudi inancını desteklediklerini görürsünüz. Ve çok açık olarak söylüyorum, Türk diplomasisinin yakından tanıdığı 4-5 diplomatın ailesi Karakaş grubundandır."





























































Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5028
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Geri: AHMET ERTEGÜN'ÜN EŞİNDEN OXFORD'A 72 MİLYON TL BAĞIŞ

Mesaj  Sponsored content Bugün 2:46 am


Sponsored content


Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön

- Similar topics

 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz