TİYATROLAR GENEL MÜDÜRLER BİLDİRGESİ

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek

TİYATROLAR GENEL MÜDÜRLER BİLDİRGESİ

Mesaj  Admin Bir C.tesi Mart 26, 2016 2:05 am


Bugün “Dünya Tiyatro Günü”. Yeryüzünün dört bir bucağında şenliklerle kutlanıyor. Bu yurdun sanatçıları olan bizler ise, şenlik düzenlemek bir yana, kaygı ve isyan duygusu içindeyiz.

Neden mi?

O halde dinleyin:
Laik, Demokratik, Hukukun Üstünlüğü ve Atatürk ilkelerine dayalı Cumhuriyetimizin eğitim, sanat ve kültür alanlarının oluşum süreci içinde üç ana kurum hemen dikkati çeker: Köy Enstitüleri, Halkevleri ve Devletten Ödenekli Sanat Kurumları.

Bu kurumlar, aydınlanma devriminin temel taşları olarak, bu devrimin gerek duyduğu, yüzü uygarlığa dönük çağdaş insanı yetiştirmek üzere kuruldular.

Aydınlanma Devriminin müzik ayağının ilk adımı; 1826’da Mızıka-ı Hümayun adı ile saraya bağlı olarak kurulup, 1924’te Atatürk’ün emriyle Ankara’ya taşınan, 1932’de Cumhurbaşkanlığının himayesi altında Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası adını alan toplulukla atıldı.

İkinci adım yine 1924 de kurulan Musiki Muallim Mektebidir.

19 Şubat 1932 de Halkevlerinin açıldığı günlerde Başbakan İsmet İnönü şöyle diyor: “Halkevleri Türk Cemiyetini yükseltmek, moralini arttırmak, verimini çoğaltmak için açılmıştır. Yalnızca moral yolunda değil, maddi ihtiyaç yolunda da kudretli, takatli, cevherli ve çok daha cevherli hale gelmek için güzel sanatları başlıca vasıta olarak görmelidir”.

Çok geçmedi 1936 da Ankara Devlet Konservatuvarı eğitime başlayarak, batı ölçülerinde Tiyatro, Opera, Bale ve Orkestra Sanatçıları yetiştirilmeye başlandı.

17 Nisan 1940’da Köy Enstitüleri açıldı. Köylünün eğitilmesi için öğretmen yetiştirmek amacıyla açılan bu okulların uygulamalı dersleri arasında tiyatro ve müzik yer almaktadır. Her enstitü mezunu bir müzik aleti çalmayı bilecektir. Aynı zaman da öğrenciler her yıl okulda oynanan tiyatro temsillerinde görev alarak, ya da bu temsilleri seyrederek eğitildiler.

Ankara Devlet Konservatuvarı ülkenin dört bir yanından topladığı yetenekli öğrencileri eğiterek ilk mezunlarını 1941 yılında verdi. Aynı yıl bu mezunlarla Tatbikat Sahnesinde, tiyatro ve opera temsilleri verilmeye başlandı.

1949 yılında TBMM’si Devlet Tiyatro ve Operasını Teşkilatlandıran 5441 sayılı yasayı çıkartarak Devlet Tiyatro ve Operasının yasal statüsünü oluşturdu.

1957 yılında ise Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası Orkestranın Özel Kuruluş Yasası çıktı ve Orkestra Riyaset-i Cumhur Senfoni Orkestrası adını aldı. Bugünkü adı ile Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası.

Ama ne yazık ki, Aydınlanma sürecinin bu kurumları için bir süre sonra karartma süreci başladı.

Önce 195’de Halkevleri kapatıldı.

Çok geçmedi 1954 de Köy Enstitüleri Öğretmen okullarına dönüştürülerek, asıl amacından saptırıldı.

Aydınlanma sürecinden geriye kala kala Devletten Ödenekli Sanat Kurumları kalmıştı. Şimdi görüyoruz ki sıra onlara geldi

BAKIN O SÜREÇ NASIL İŞLETİLDİ:
Önce, Devlet Tiyatrosu, Opera ve Balesi peşi sıra Orkestralar ve Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğünün bünyesi içindeki koro ve topluluklar hedef alındı, devlete büyük yük oluyorlar, SATALIM diye yola çıkıldı.

Ama alıcılar baktılar ki bu kurumların tüm varlığı yalnızca sanattan, sanatçılardan ibaret. Tabi müşteri çıkmadı.

Bu sefer bir başka yolu denediler: “Yerel Yönetimlere devredelim. Bizden uzak olsunlar. Oralarda eriyip gitsinler.”

O de tutmadı. Çünkü devredecekleri Yerel Yönetimler hiçte iştahlı değildi.

Hatta bu işi piyasa koşullarına indirgeyebilmek için “AŞ’ler” kurdular. Kamunun milyonlarını harcadılar. “Tüyü bitmemiş yetim hakkını” eşe, dosta, yandaşa, peşkeş çekip, çarçur ettiler. Ama yine de sonuç alamadılar.

Kafalarını önlerine koyup düşündüler: “Bunların bizim dinci ve kinci gençlik yetiştirmeyi amaçlayan dünya görüşümüze katkıları var mı? Yanıtları: “Yok” oldu. “Hatta katkıları olmadığı gibi zararları var” dediler.

Eee, ne yapacaklardı o zaman? Onların dünya görüşüne uygun hale getirilmeliydi bu sanatlar bu sanatçılar. Biri, ortaya çok parlak olduğunu sandığı bir fikir attı:

“Muhafazakâr Sanat yapsınlar. Aslında muhafazakârlıkla sanat hiçbir zaman bağdaşmazdı.

Ama bu fikrin yanında görünmek için birkaç kifayetsiz muhteris çıktı. Kimi müsamereden ileri gitmez oyunlarını ileri sürdü, kimi gelişmemiş müzikleriyle katkı koyacağını sandı, kimi dediği anlaşılmaz diksiyonu ile oyunculuğa soyundu, kimi türbanlı sanatçılarla bu işi sürdürmenin bir çözüm olacağını savundu. Sonuç: Sıfır (a) sıfır = elde var sıfır.

Geriye tek çare kalmıştı, bir yasa yapıp bu kurumları o yasanın emredici hükümleri altında ezip yok etmek. Gerçi yıllar önce de bir yasa yapma girişimi olmuştu. Tüm Kurumlarımızın yasalarını yok edip yerine “Kültür ve Turizm Bakanlığı İle Bağlı Kurumlarında Sözleşmeli Personel İstihdam Edilmesine Dair Kanun” adını verdikleri yasa. O zaman o yasa tasarısını koltuklarının altına sıkıştırıp, Devlet Tiyatrosu Genel Müdürlüğü toplantı odasından yüz geri etmiştik kendilerini.

Ama o günlerde en azından yaptıkları yasayı ortaya çıkartabilmişlerdi. Bu sefer çıkartamadılar. Her halde birinciden aldıkları ders yüzünden…

Ama yasayı yapmışlardı. Daha doğrusu yaptıkları söylendi.

Sorduk: “Var mı böyle bir yasa?

Tüm pişkinlikleri ile yanıt verdiler: “Yok.”

Bir daha sorduk: “Var mı?”

Yanıt: “Yok”

Bu sefer yazıyla sorduk: “Var mı?”

Bu kez yasa yok diyemediler: “Meclise gönderilmiş böyle bir yasa yok” oldu yanıtları.

Bu yanıt gösteriyordu ki ortada bir şeyler dönüyordu.

Çok geçmedi yasanın yapıldığı basına yansıdı.

Kendi geleceğimizin planlandığı, ama bizden bir devlet sırrı gibi saklanan taslağı, sanki hakkımız değilmiş gibi gizli gizli elde edip okuduk. Gördük ki tek amaçları var: Çanımıza ot tıkamak.

Biz yine sorduk: “Yasa adına basına yansıyanlar doğru mu?”

Ses yok.

Sonra bir de duyduk ki yasayı tartışmak için toplanıp İstanbul’a gitmişler. Bilgi Üniversitesine.

Düştük peşlerine. Suç ortakları ile birlikte yakaladık. Vurduk suratlarına doğruyu söylemediklerini, yaptıkları yasanın tümüyle yanlış olduğunu.

Pişkin pişkin “Sizin yıllardır süren şikâyetlerinizi değerlendirip, öyle hazırladık bu yasayı. Gelin tartışalım.”

Haydi, canım, ne bizim ne başkalarının istediğiydi yaptıkları yasa. Kendilerinden başka kimsenin isteği değildi. Biz şöyle bir şeyi söyleye bilir miydik? Biz kendi elimizle kendimizi hançerleyebilir miydik? “Devlet Tiyatrosunun ve Devlet Opera ve Balesinin Yasaları bu yasanın yürürlüğe girmesi ile MÜLGA olurlar” diyecek kadar hain olabilir miydik?

Bu sorularımızın hiçbirine yanıt verilmedi. Ama görünen o ki kararlıydılar bizi yok etmeye.

Sonunda son girişimlerini yaptılar.

“Haydi, toplanın gelin de şu TÜSAK’ı tartışalım. Siz de düşündüklerinizi orada söylersiniz.” diye haber saldılar.

“Ama her örgütten yalnızca bir kişiyi alacağız. Toplantıya yalnızca bizim izin verdiklerimiz girebilir. Öyle izleyici filan yok. Toplantı da Ankara’nın en uzak yerinde ve de en küçük salonunda yapılacak.”

Hani kurt sisli havayı sever derler ya, onlar da, içinde bulunulan o günlerin sisinin, pisinin; yolsuzlukları örteme çabalarının kaldırdığı tozun dumanın arkasına saklanıp, davet ettikleri yandaşlarının da desteği ile sonuçlandırmak istiyorlardı hayallerini.

Bize, yasayı tartışma görüntüsü altında, yasalarını tebliğ edip, sonra da kamuoyuna: “Bakın tam 50 küsur dernek, vakıf, üniversite, kuruluş, kişi ile tartıştık, onların da görüşlerini aldık, eleştirilerini dinledik” diyecekleri bir tuzaktı bu.

Çok zekiler ya…

Ama bu da tutmadı.

60 Yılı aşkın bir süredir varlığını sürdüren Cumhuriyet Kurumlarının sahipleri olarak: Memurumuz, Tekniğimiz, Sanatçımız, hepimiz o toplantının yapıldığı binanın kapısına dayandık; “Halkın tiyatrosunu, halkın operasını; halkın balesini, halkın orkestrasını, Cumhuriyet Türkiyesinin bu aydınlanmacı kurumlarını; yalnız kendimizin değil, halkımızın da haklarını yok sayamazsınız!” diye haykırdık.

Toplantıya katılan temsilcilerimizde işlemeye hazırlandıkları bu suçu yüzlerine vurdular ve toplantıyı terk edip onları içeride kalan yandaşlarıyla baş başa bıraktılar.

Bu kez yeni bir girişim başlatıldı. Devlet Tiyatrosunun, Devlet Opera ve Balesinin, Senfoni Orkestralarının, Güzel Sanatlar bünyesindeki koro ve toplulukların yöneticilerini ayrı ayrı toplayıp TÜSAK dedikleri TUZAĞA evet dedirtmeye çalıştılar. Ama aldıkları cevap daha da acı oldu. Çünkü o yöneticilerin tamamı, içlerinde en üst yöneticileri de olmak üzere, bu TUZAĞA düşmediler. “Bu yasayı çekin, yoksa sizinle hiçbir konuda konuşmayız” dediler.

Başarısızlıklarını TÜSAK’çı bir şahsı Devlet Tiyatrolarının başına atayarak örtmeye çalıştılar. O’nun aracılığı ile Kurumun Tüzel Kişiliğini yok edip, geleneklerini ve teamülleri hiçe sayıp, işleyemez duruma getirip, bu yolla MÜLGA kılmanın peşine düştüler.

Şimdi öğreniyoruz ki yeni bir girişim başlatmışlar. Kendileri oturup yeni bir düzenleme yapmışlar ve onu en kısa sürede Bakanlar Kurulundan geçireceklermiş.

Kendilerine hatırlatırız, Sanat Kurumlarının halen yürürlükte olan ve 70 yılı aşkın varlıklarını sürdürmelerini sağlayan yasaları, doğrudan sanatçılar tarafından hazırlanmıştır. Bu, uygar dünyanın her yerinde böyledir. Bakanlığın geçtiğimiz on yıllar içinde düzenlediği ulusal ve uluslararası her toplantı da bu gerçek birçok kez teyit edilmiştir. İşte bu gerçekten hareket edilirse, bundan sonra yapılacak her türlü yeni düzenlemenin de sanatçıların katılımı olmadan sonuca ulaşmasının mümkün olmadığı anlaşılır. Belki iktidar olmanın verdiği olanakla bazı yeni metinler, çoğunlukta olunan TBMM’den geçirilebilir ama o metinlerle sanat kurumları yönetilemez. Eşyanın tabiatına aykırı bu tutumla, o kurumlar işleyemez hale gelirler. Bilindiği gibi bunun günümüzde birçok örneği var.

İşte baştan bu yana yaşananların özeti bu. Şimdi bu koşullarda Tiyatrolarının kapatılmak, tüm sanat ortamının piyasa koşullarına terk edilmek istendiği bir yılda Dünya Tiyatro Gününü kutlayabilir miyiz?

Çok iyi biliyoruz ki, mevcut durumdan sanatçılar da hoşnut değildir. Ve çözüm üretmek için çalışmaktan geri durmamış, emek vermiş, öneriler ortaya koymuşlardır.

Ne var ki iktidardaki zihniyet, bu birikime kulaklarını tıkamıştır. Kurumları onaracak, iyileştirip geliştirecek rasyonel tedbirleri almak yerine, yıkımcılık yolunu; halkın sanat ihtiyacını uygun şekilde karşılamak yerine de, kâr ve getirim yolunu seçmiştir.

Biz sanatçılar, ustalarımızdan el aldık. Sanatımızı öğrenirken, insanı görmeyi, insanı sevmeyi öğrendik.

Siyasal rant oyunlarını değil, oyun sevinciyle gönülleri fethetmeyi öğrendik.

Dans ederken; yerçekimine meydan okumayı, insanların bedenine ve ruhuna kanat takmayı öğrendik. Biz bedenimize çelik bir disiplin kazandırmak için parmak ucuna çıkarken, sıçrarken; toplumu yüceltmenin, sıçratmanın düşünü paylaştık.

Çoksesli şarkılarımızı söylerken; kulaklardaki ve zihinlerdeki duvarları yıkmayı öğrendik. Arşe çekmeyi, üflemeyi öğrenirken; insanların yüreğine su serpmeyi, zihnine ışık tutmayı öğrendik.

Biz fırçamızla renkleri türküye ve halaya dönüştürmeyi; ağaç, toprak, taş ve tunca, Kybele anamızla Nasreddin babamızı koymayı öğrendik.

Sesimizi, diaframımızı, kulağımızı, ellerimizi, bedenimizi eğitirken; insanlığın doğrularını savunmak için sesimizi gürleştirmeyi de öğrendik.

Sadece ezber yapmayı öğrenmedik; darkafalı siyasetçilerin, sömürgenlerin, aymazların ve çıkarcıların ezberini bozmayı da öğrendik.

Orkestralarımız uyum içindeki çoksesliliğin simgesidir.

Sahnelerimiz insanlığın kendisiyle yüzleştiği, tarihiyle ve geleceği ile hesaplaştığı, iyi ile kötüyü ayırdettiği, önyargılarla savaştığı, aydınlığa ulaşmaya çalıştığı şenlik alanlarıdır.

Sessizliğin içindeki çığlığı, heyecanın barındırdığı dönüşümü, gözyaşının arındırıcı hızını, kahkahanın devrimci gücünü; avuçlarımızda su taşırcasına seyircimizle paylaşırız.

Ama biz sanatçılar yalnızca duygular dünyasının ve ilhamın değil; aynı zamanda aklın, bilginin, bilincin, vicdanın ve emeğin kuracağı, yeni ve güzel bir dünyanın neferleriyiz. Daha uygar bir dünya, kardeşçe ve daha iyi bir yaşam ve daha duyarlı, daha birikimli bir toplum; biz sanatçıların vazgeçilmez düşüdür. Bu yüzden sonunda, divan kurup yasa yapmayı da öğrendik.

Bu bağlamda: Sanat kurumlarımızın yokedilmesi girişimine sonuna kadar karşı çıkacağız! Susmayacağız, çünkü sanatçı son sözü karanlığa bırakmaz!

Şunu söylemek ve savunmak, büyük savaşçı ve büyük sanatkâr Mustafa Kemal’e, cumhuriyetin kurucularına, yurdumuzun sanat öncülerine, bizleri yetiştiren aziz öğretmenlerimize, halkımıza ve tarihe karşı borcumuzdur:

Er ya da geç, yurdumuzda bilim ve sanat özgür, kurumları özerk olacaktır!…

DEVLET TİYATROLARININ ESKİ GENEL MÜDÜRLERİ:
Raik Alnıaçık
Mehmet Ege
Yücel Erten
Tamer Levent
Lemi Bilgin
Faruk Günuğur

Admin
Admin

Mesaj Sayısı : 5031
Kayıt tarihi : 27/01/08

Kullanıcı profilini gör http://zeka.onlinegoo.com

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön


 
Bu forumun müsaadesi var:
Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz